Eylül ayı Türkiye’nin demokrasi tarihinin de karanlık bir ayıydı. 55 yıl önce bu ay, ülkenin darbeyle düşürülmüş üç siyasetçisi, yabancıların “kanguru mahkemeleri” dedikleri türden hukuk tarihine geçecek rezilliklerle karar vermiş bir mahkemenin kararıyla infaz edilmişti. 1960 darbesi öncesindeki siyasi hatalar ve hatta suçlar bu idamların asli nedeni değildi.
Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamlarının muhtemelen tek gerekçesi, ülkenin hâkiminin kim olduğunu göstermek ve sivillere bundan sonrası için de ayar vermekti.
Bu eylül, İshak Bey’den sonra Tarık Akan’ı da aldı götürdü. Devlet solcu vatandaşlarını da hiç sevmedi aslında. Akan gibi, sıradan bir yakışıklı yüz olarak kayıp gidecekken kendisini derinliği olan bir aktöre dönüştürmüş başarılı bir sanatçısına bile tahammül edemedi. Ama Tarık Tahsin Üregül, inancına sahip çıkan oyuncu Tarık Akan olarak toplumsal tarihe geçti.
Benim kişisel tarihimde de, karısını öldürmek istemeyen mahkûm rolünde Halil Ergün’e “İnsanın aklı kendine ihanet eder mi?” derken yerini aldı.