
Dr. FEYZA BAYRAKTAR
@FeyzaBayraktar_
info@feyzabayraktar.com
Son yıllarda Instagram’da beni takip eden kişilerin sayısı arttı. Sanırım sık sık yaptığım soru-cevaplar insanların kendi psikolojik problemleri ve ilişkilerindeki çatışmalarla ilgili bir fikir veriyor. Tabii bu hizmetin ücretsiz olması da cezbedici olsa gerek.
Yaptığım soru cevaplardan edindiğim izlenimlerden biri, insanların ilişkilerinde en fazla ‘Seviliyor muyum?‘ sorusunun yanıtını bulmaya takılması. Tabii bu izlenimim bir tek sosyal medya üzerinden yaptığım soru-cevaplardan değil, danışanlarımın hayat hikayelerinden ve tabii kendi özel hayatımda arkadaşlarımın yaşadığı deneyimleri dinlememden de kaynaklanıyor.
Sonuç olarak anladığım, bir insanın karşısındaki kişi tarafından sevildiğine inanması birçok insan için o kadar büyük bir anlam taşıyor ki o insanın ansızın bırakıp gitmesini, ihanetini, ilişki arkasında sağlam duramamasını ve çatışmalarda kaçak dövüşmesini neredeyse önemsiz hale getirebiliyor.
Seviyorsa kesin gelir!
İlişkilenme biçimimizi, büyük ölçüde çocukluk döneminde ebeveynlerle yaşadığımız ilişkiler belirler. Yalnız içinde yaşadığımız toplumun, kültürün ve tabii izlediğimiz film ve dizilerin de özellikle kurduğumuz romantik ilişkilerdeki etkisi büyük.
Yeşilçam filmleriyle büyüyen nesil olarak biz aşık olan insanın üzerinden tır geçip gözleri kör bile olsa sevdiğine kavuşmak için her şeyi yapabileceğini öğrendik. Amerikan sinemasının hayatımıza girmesiyle, Hollywood filmlerinde tutkulu ilişkileri, vazgeçmeyen sevenleri ve onların eninde sonunda kavuştuğu sahneleri izledik. Televizyon dizilerinin hemen hepsinde soğuk davranan, mesafeli, yalnız baş rol erkek oyuncusunun, iyi kalpli, sevecen, tatlı baş rol kadın oyuncusuna aşık olduğunu ve sonunda bir araya geldiklerini gördük. Sezonlar boyu bir araya gelemeyen sevenlerin eninde sonunda kavuşacağını bilerek o dizileri takip ettik, hala da ediyoruz. Tüm bu diziler, filmler zihnimize şöyle bir bilgi işledi; seviyorsa gelir. Gelirse ilişki başlar ve sonsuza kadar mutlu yaşanır.
Özetle, sevgi dışında kalan her şey detaymış gibi bir varsayıma sıkı sıkı tutunduk. Böylece, ‘Seviyor mu?‘ sorusunun cevabı ‘Evet‘ ise bir peri masalı yaşama ihtimalini de beraberinde getiriyor sandık.
Sevgi tüm problemleri çözer mi?
Oysa gerçek hayatta bir insan aynı insanı seneler boyu sevemeyebilir. Kendisi için zorlayıcı olduğunu düşünüp o ilişkiden vazgeçebilir. Karşısındaki kişiyi sevse bile emek harcamak istemediği için ilişkinin arkasında duramayabilir.
Dolayısıyla, ‘Canıma okudu ama olsun beni seviyor mu?‘ noktasında takılı kalmak, gerçek hayatta ne kadar anlamlı tartışılır. Filmlerde ve dizilerde hep bir yanlış anlaşılma, varsayım, entrika araya girdiği için iki taraf da acı çeker. Oysa gerçek hayatta karşınızdaki kişi duygu durumuna göre ya da sağlıklı ilişkilenemediği için canınızı -istemeden de olsa- acıtabilir.
Belki bu noktada kendinize sormanız gereken asıl soru şu: ‘Canınızı sürekli acıtan, size asla hak etmediğiniz şekilde davranan birinin sizi seviyor olmasının gerçekten ne önemi var?‘
Bir kişinin sizi sevmesi, mutlu bir birliktelik yaşayacağınız anlamına gelmez; çünkü insanların sevme kapasiteleri ve ilişkilenme biçimleri farklı. Bu farklılıklar değişmeyebilir. Yani iki kişi ortak bir noktada buluşmak isterse ve emek harcarsa ilişki sürdürülebilir. Karşınızdaki kişinin tutum ve davranışlarını kontrol edemezsiniz. Hiçbirimizin böyle bir gücü yok. Ayrıca unutmayalım ki sevgi olarak tanımladığınız duygu, bazen sevgi değil bir psikopatolojinin belirtisi de olabilir.
Seviyor mu, geri döner mi?
Bir sıcak bir soğuk davranma, ihanet, birden ortadan kaybolma, yok sayma gibi birçok davranış sonrasında çekip giden kişinin ardında bıraktığı soru yine, ‘Acaba beni seviyor mu? Geri döner mi?‘ olabiliyor. Tabii ki insanın öz değerinin üzerinde zıplamasına sebep olan bu ilişki tutumu karşısında hala sevilmeyi beklemesinin birçok psikolojik sebebi olabilir. Bu durumun temel sebepleri arasında, insanın ebeveynleri tarafından alamadığı sevgiyi yine alamayacağı birinden almaya çalışması, kendisine göstermesi gereken şefkati başkasından almaya çalışması ve ancak sevemeyen tarafından sevilen olduğunu görürse sevilmeye değer olacağına inanması sayılabilir.
Özetle zihnin, çocukluktan beri bilip taşıdığı acıya yatırım yapmak için yıllar sonra bile insana hala tuzaklar kurup, bir döngüye çekmeye çalışabilir. ‘Beni seviyor mu?‘ sorusuna takılı kalmanın altında -kişiden kişiye değişen- birçok farklı psikolojik etken yatsa da sevginin ‘oldurtma’ gücüne dair gelişen varsayım, biraz da popüler kültürün eseridir dersek yanlış olmaz. Tabii ki sevmek birçok şeyi değiştirebilir ama ilk önce kişinin sevgisinin sağlıklı bir zemine dayanması ve o sevgiyi değişim için kullanmayı istemesi gerek.
Yanıtları kahve fincanında aramak
‘Acaba beni seviyor mu? Geri döner mi?’ sorusunun en fazla sorulduğu kişiler bir tek ruh sağlığı uzmanları ya da arkadaşlar değil. Fal sektörü, bu sorunun yanıtını bulmak isteyenlerden para kazanıyor diyebiliriz. Gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmak, duru görü ve telepati kavramlarının kökeni, milattan öncesine kadar dayanır.
Bazı toplumlarda fal hayli yaygınken, bazı ülkelerde -ABD’nin bazı eyaletlerinde bile- suç olarak tanımlanır ve yasaktır. Geleceğe dair kehanetlerde bulunma araçları kültürden kültüre değişir. Ülkemizde en yaygını kahve falıdır. Kahve falı bazen aile içinde, bazen arkadaşlar arasında bile eğlenme amaçlı yapılan bir şey. Yalnız, baktırılan falda çıkanlara -deyim yerindeyse- fazla bel bağlamak, eğlenme amacından sapıp hayatın olumsuz yönde etkilenmesine sebep olabilir.
Günümüzde fal bakarak para kazanan birçok insan var. Bu insanların bir kısmı gerçekten özel güçleri olduğuna inanıyor -ki bunu da bir çeşit psikopatoloji olarak tanımlayabiliriz- bir kısmı ise bile isteye insanları kandırıyor demek yerinde olur. Fal bakan insanlar o kadar çok insan görüyor ki o insanın problemleri ve beklentilerine dair ipuçlarını çok iyi yakalayabiliyor.
Genellikle bir kişiden hoşlanıldığında ama hoşlanmanın ilişkiye dönmediği durumlarda ya da ortada bir terk edilme varsa falcıların kapısı çalınıyor. Fal bakan kişi, kişinin içinde bulunduğu duruma dair tespitler yapıp işinde ne kadar iyi olduğunu kanıtladıktan sonra geleceğe dair tahminlerde bulunuyor. Ayrıca öngördüğü zamanların şaşabileceğine dair uyarılarda bulunup -deyim yerindeyse- kendini sağlama alıyor. Böylece ileride olacakları bekleme süresinin de ucunu açık bırakıyor.
“Beni seviyor mu ve gelecek mi?” sorularının yanıtları çoğunlukla, “Seviyor, problemleri var, hayatında ciddi biri yok, tabii ki gelecek” ve benzerleri şeklinde oluyor. O güne kadar yüzlerce terk edilen kişi dinlemiş falcı, fal baktıran kişiye genellikle bir de tavsiye veriyor; “Sen arama, kendini geri çek. O arar.” Bu tavsiye üzerine bazen araya, “Yalnız karşına birisi daha çıkacak” şeklinde bir çeşitlendirme de sokulabiliyor.
Masum gözüken bu süreç, aslında kişinin o hep merak ettiği ‘Acaba seviyor mu’ sorusuna olan takıntısını besleyip umut dolu, acı bir bekleyişe sürükleyebiliyor. Bekleme süresi uzayıp da gelen giden olmadıkça fal baktırma işlemi -defalarca- tekrar edilebiliyor. Böylece kişi aynı noktada takılıp kalabiliyor.
Acıyı kontrol etme isteği, umut uyandıran sözlerle giderilmek istenebilir ama bu istek hayatın doğal akışını da bozabilir. Diyelim ki giden kişi gerçekten seviyor ve diyelim ki geri dönecek, ikisinin bir araya gelmesi bir ilişkinin yürüyebileceğini garantilemez ki! Yani sevmek artı fiziki olarak bir arada olmak eşittir sağlıklı yürüyen bir ilişki değil.
Ne yapmalı?
‘Seviyor mu?‘ ve ‘Gelecek mi?’ sorularının cevaplarını bulmaya çalışmak ve kendini geri çekip birlikte olmak istenilen kişinin aramasını beklemek yerine o insanı arayıp konuşmak, zihindeki soru işaretlerini gidermek ve yola devam etmek, yersiz bir umutla acıya tutunmaktan çok daha sağlıklı.
İnsanlar giden kişiyi aramayı gurursuz olmak, ezik olmak olarak tanımlasa da dürüst olmam gerekirse şahsi fikrim-kahve fincanlarında birinin dönüşünü beklemek ve taktik olarak kendini geri çekmek de gurur ve duruşla pek bağdaşmıyor. Sonuçta insan her şeyden, herkesten önce kendisine karşı sorumlu değil mi?
Karşınızdaki kişi, sizi terk etmesin diye çabaladığınız ebeveyniniz olmadığı gibi, siz de artık küçük bir çocuk değilsiniz. Gerçek hayat, film ve dizilerdeki gibi olmadığı için her seven kavuşamayabilir. Birisine karşı açık ve net olmak, acı da olsa onun düşündüklerini ve hissettiklerini duymak, gerçeklerle yüzleşip ona göre bir tutum sergilemek, varsayımlar ve olasılıklar üzerine kurulu bir sonun gelmesini beklemekten daha az acı verir.
‘Seviyor mu?’ Belki evet, belki hayır. ‘Gelecek mi?‘ Belki evet, belki hayır. Unutmayın, önemli olan onun ne yapacağı değil, sizin ne yapacağınız. Size ait bir hayatı, başkalarının tutum ve davranışlarını değiştirme umuduyla, pasif bir şekilde bekleyerek harcamayı seçip seçmemek size kalmış. Aynı şeyi yaparak farklı bir sonuç alamayacağınızı da aklınızda bulundurun.