Şahan: Bugün yaşadıklarımız çok tanıdık geliyor

Tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, ‘kent uzlaşısının suç sayılmasıyla, CHP’nin için alınan mutlak butlan kararının birbirinden kopuk olmadığını’ söyleyip ekledi: “Bugün Türkiye’de yaşadığımız şey de bana bu açıdan çok tanıdık geliyor. Kürt siyasetinin uzun yıllardır bu baskıyla muhatap olduğunu biliyoruz.”

Fotoğraf: İPA

Şahan, ‘kent uzlaşısı’ soruşturması kapsamında ‘PKK/KCK terör örgütüne yardım’ suçlamasıyla 23 Mart 2025’te tutuklanıp görevinden uzaklaştırılmıştı. Şişli belediye başkanı, 12 Eylül 2025’te de İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) odaklı ‘yolsuzluk’ soruşturmasından tutuklanmıştı. 11 Şubat’ta ‘kent uzlaşısı’ dosyasında Şahan için tahliye kararı verilmişti.

Tutukluluğu İBB dosyasından süren Şahan, T24’ten Murat Sabuncu’ya konuştu; PKK’nın silah bırakma sürecinden, mutlak butlan kararına kadar bir dizi değerlendirmelerde bulundu.

Şahan, iktidarın ‘ilkelerle hareket eden bir CHP’nin sesini kesmeye çalıştığını’ söyledi. Ardından şunu dedi: “Eğer bir gün bütün direniş kanalları tıkanır, içerisi gerçekten bu değişimi taşıyamaz hale gelirse, o zaman yeni bir oluşum tarihsel zorunluluk olarak karşımıza çıkabilir.”

‘Kimi, nasıl, hangi cümleyle ikna edebilirsiniz ki bu sürece?’

Söyleşinin bir bölümü özetle şöyle:

* Barış sürecini kalıcı kılacak olan, demokratik alanın gerçekten genişletilmesidir. Eğer aynı süreçte seçilmiş belediye başkanlarını, 15,5 milyon yurttaşın desteğiyle cumhurbaşkanı adayı olmuş İstanbul Büyükşehir Belediye başkanını, akademisyenleri, bürokratları, meclis üyelerini tutuklamaya devam ediyorsanız; dahası seçilmişleri doğrudan hedef alan bu uygulamaların yanı sıra aile, kadın, çocuk gibi toplumun en hassas bağlarını da siyasi mücadelenin alanına çekiyorsanız kimi, nasıl, hangi cümleyle ikna edebilirsiniz ki bu sürece? Güvenin inşası, güveni zedelemekten vazgeçmekle başlar. Bu kadar yalın bir denklem.

‘Norm devleti, tedbir devletince kuşatıldı’

* Biliyorsunuz norm devleti; hukukun, kuralın, öngörülebilirliğin işlediği devlettir. Yurttaş bilir ki hakkı hukukla korunur, seçim sonuçları tanınır, mahkeme kararları delile ve adalete dayanır. Tedbir devleti ise olağanüstü reflekslerin devreye sokulduğu alandır. Orada hukuk, adaletin değil yönetmenin aracına dönüşür. Hangi eylemin tehdit sayılacağına, hangi kişi veya grubun güvenlik şüphesiyle kuşatılacağına tedbir devleti kendi takdiriyle karar verir. O alan hukuki norma değil, konjonktüre göre şekillenir. Kanun vardır, ama kanun keyfi uygulanır. Mahkeme vardır, ama mahkeme güvence vermez. Süreç işler görünür, sonuç ise çoktan belirlenmiştir.

* Şimdi bu çerçevede Türkiye’de süreç norm devletin tedbir devleti tarafından bütünüyle kuşatıldığı, daraltıldığı bir yerde ilerletilmeye çalışılıyor. Çelme benzetmesini böyle bir yerden yapıyorum. İçinde bulunduğumuz hukuksuzluklar, baskılar, operasyonlar yerel demokrasiye, seçilmişlere, halkın iradesine karşı bir tahakküm kurmaya çalışan demokrasi dışı bir tedbirin sonucudur. Adeta tedbir, norm haline gelmiştir.

‘Yasal düzenlemeler bu nedenle geciktiriliyor’

* İç cephede Türk-Kürt-Alevi-Sünni, toplumun tüm kesimlerinin ile ikinci yüzyıl cumhuriyetinde ortak bir gelecek idealinde buluşmasına, ülkenin daha demokratik, bölgede daha güçlü ve içeride güvenli bir yurt olmasına karşı yapılan hamlelerdir. Çünkü güvensizlik ve kutuplaşmaya dayalı çalışan tedbir devleti için demokrasi ve toplumsal barış başlı başına ayak bağıdır. Hatta tam da bu nedenle yasal düzenlemelerin geciktirildiğini düşünüyorum.

* Temel olarak siyasilere, bana gelenlere sorduğum bir soru var. Bu süreci tedbir devleti üzerinden yürüterek, demokrasinin askıya alınmasıyla, taraflar açısından kazan-kazan modeline dönüştürüp toplumu ikna edemezsiniz.

* Bize bu operasyonları yapan tedbirse, hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi getirecek olan norm devlet nerede? Hangisi nerede bitiyor nerede başlıyor? İçinde bulunduğumuz paradoks tam da budur.

‘CHP, akıl almaz operasyonlarla sürekli sıkıştırılıyor’

* İşte bu yüzden Türkiye ittifakıyla birlikte ve değişim süreciyle aktörleşen CHP, akıl almaz operasyonlarla sürekli sıkıştırılıyor. Tedbirli mutlak butlan kararıyla seçilmiş yönetim partiden uzaklaştırılıyor. Aynı anda belediyeler sürekli soruşturma, baskı ve itibarsızlaştırma gündeminin içinde tutuluyor.

* Siyasetin merkezinde butlan tartışmaları canlı tutuluyor. Bütün bunlar ayrı ayrı olaylar değil, sandıkta ortaya çıkan ve hoşa gitmeyen sonuçları, yargı ve idare eliyle etkisizleştirmeye çalışan aynı tedbir mantığının parçaları. Ve bu mantık yurttaşa o kadar net bir mesaj veriyor ki. Oy verebilirsin, ama son söz sende değil. Bu duygu, demokrasinin en tehlikeli aşınma noktası bence.

‘Türkiye sınavın tam ortasında’

* Bugün Türkiye işte bu sınavın tam ortasında bir yerde duruyor. Norm mu güçlenecek, tedbir mi? Bu sorunun cevabını siyaset verecek ama o cevabı denetleyecek olansa toplumun vicdanı olacak.

* Benim durduğum yer net. Türkiye’nin barışı, hukukla güçlendirilmiş, yurttaşına güven veren demokratik devletin güvencesi altında kurulabilir. Çünkü hukuk olmadan güven sağlanamaz. Güven olmadan da barışı ne yaparsanız yapın toplumsallaştıramazsınız. Barış toplumsallaşmazsa da süreç yalnızca devletin gündeminde kalır, halkın hayatına değen kalıcı bir dönüşüme dönüşemez.

‘Siyasal irade yasal düzenleme için ne istediğini ortaya koymalı’

* Bunun için (yasal düzenleme) önce siyasal iradenin ne istediğini net biçimde ortaya koyması gerekir. Çünkü irade varsa araç bulunur, yol bulunur, Meclis’te çoğunluk bulunur. İrade yoksa en mükemmel yol haritası da kâğıt üzerinde kalır.

* Türkiye bu meseleyi defalarca koşullar olgunlaşmadı, biraz daha bekleyelim diyerek erteledi. Ve her ertelemede bedeli daha ağır ödedik, hem insani hem siyasal hem ekonomik olarak. Meclis kapanmadan bazı adımlar atılabilir mi? Belki. Ama sembolik ve dar düzenlemeler bu meselenin derinliğine cevap vermez. Burada asıl ihtiyaç, süreci yalnızca silahsızlanma başlığına sıkıştırmadan; hukuk, demokrasi, yerel yönetimler, eşit yurttaşlık ve toplumsal onarımla bütünlüklü olarak ele almak.

* Burada tüm parlamentoya büyük bir görev düşüyor. Süreçte kıskaca alınmış, sayısal aritmetiklerle anayasa, referandum mu, seçim stratejisi mi tartışmalarına boğulmadan adımların atılması lazım. Elde bir komisyon raporu ve atılması gereken, yapılması gerekenleri çizen net bir yol haritası var. Demokrasiyi bir aritmetik hesaba indirgeyip, tam da tedbir devleti dediğimiz yapının, butlanla, milletvekili hesaplarıyla, anayasa değişiklikleri ile kendi alanını daha da genişletme çabasına girildiğinde, toplum da bunu görür ve ister istemez refleks verir.

‘Demirtaş’ın özgürlüğü önemli fakat tek başına yeterli değil’

* Elbette süreç hiçbir kişiye indirgenemez. Ama bazı isimler var ki toplumun hafızasında farklı bir yerde duruyor. Demirtaş onlardan biri. O yüzden Demirtaş’ın özgür kalması ve sürece dâhil olması, bir kaldıraç işlevi mutlaka görür. Yalnızca Kürt seçmene sıkışmayan, Türkiye’nin batısıyla da konuşabilen, ortak gelecek fikrine temas edebilen bir siyasal figürden söz ediyoruz. 2014-2015’te kurduğu dil hâlâ canlı insanların belleğinde. Ben de o dile kulak vermiş, o dönem ona oy vermiş bir CHP’li olarak konuşuyorum bunu. Demirtaş özgür olduğunda büyük bir köprü de kurulmuş olur. Ve bu ülkenin şu an en çok ihtiyaç duyduğu şey köprüler.

* O yüzden Demirtaş’ın özgürlüğü önemlidir; fakat tek başına yeterli değildir. Eğer aynı anda ifade özgürlüğü, yerel demokrasi, seçilmişlerin güvencesi ve siyasal temsil alanı genişletilmezse, özgür Demirtaş’ın siyasi olarak yapabileceği şey de sınırlı kalır. Demirtaş özgür, ama İmamoğlu içeride; Demirtaş dışarıda, ama seçilmiş belediye başkanları tutuklu, böyle bir zeminde kurulan köprünün altı sağlam olur mu, hiç emin değilim. Üzerinde yürürken her an çökecekmiş hissi verir insana. Ama tabii yine de bir adımdır, nefes aldırır. Ve şundan da eminim; Demirtaş özgür kaldığında, o köprüyü gerçekten ayakta tutmak için de harekete geçer. Türk’ü de Kürt’ü de ikna edecek bir zemin kurmak için toplumun tüm kesimlerini, siyaseti, demokratik alana çekmeye çalışır.

‘Kürt meselesi kimlik, demokrasi, hukuk, eşit yurttaşlık meselesi’

* Kürt meselesi hem kimlik hem demokrasi hem hukuk hem de eşit yurttaşlık meselesi ve Türkiye’nin bunu bu kadar uzun süre çözememesinin en büyük nedenlerinden biri tam da bu. Her seferinde tek bir boyutla ele almak. Bir dönem sadece güvenlik meselesi dedik, bir dönem kültürel haklar çerçevesine sıkıştırdık, bir dönem bölgesel kalkınmayla örtmeye çalıştık. Oysa bu meselenin birden fazla katmanı var ve hepsine aynı anda bakmak zorundayız.

* Kültürel boyutu var: Milyonlarca Kürt yurttaş kendi dilinin, kültürünün, tarihinin kamusal alanda tanınmasını istiyor. Bu meşru ve insani bir talep. Demokrasi boyutu var ki bu talebin siyasal sistem içinde özgürce ifade edilebilmesi gerekiyor. Hukuk boyutu var: Yurttaşın hakkı iktidarların günlük tercihine bırakılamaz, güvence altına alınmak zorunda. Eşit yurttaşlık boyutu var ki bence bu çok önemli. Bu ülkede herkes kendini aynı derecede ait, aynı derecede güvende, aynı derecede söz sahibi hissedebiliyor mu? Cevap henüz evet değil.

* Şunu söyleyeyim size. Ben 43 yaşında bir belediye başkanıyım ve Aleviyim. Hayatım boyunca onlarca kez şunu duydum: “Alevi misin? Olsun, fark etmez”. Ya da “Benim de komşum Alevi, çok iyi insanlardır”. İyi niyetle söyleniyor bunlar, biliyorum. Ama düşünün — bir insan neden sürekli “Olsun” denilmesine muhtaç olsun? Bugün önümüzde bu hafızayı kırma fırsatı var Kürt meselesi o anlamda sadece bir süreç değil yarınlarda bu hafızaların oluşmaması açısından da kritik bir eşik.

* Benim için çözümün merkezinde eşit yurttaşlık var. Belediye meclisinde, okulda, hastanede, mahkemede, sokakta herkesin onuruyla var olabilmesi. Bu kurulduğunda, Kürt meselesinde güçlenen hukuk hepimiz için güçlenir. Kürt meselesi bu yüzden Türkiye’nin demokratikleşmesinin hem sınavı hem de anahtarı. Bu mesele çözüldüğünde açılan alan yalnızca Kürtler için değil Alevisi, Romanı, Ermenisi, farklı yaşam tarzıyla var olmaya çalışan herkes için açılır.

‘Yaşadıklarımız çok tanıdık’

* Bu soruyu doğru tahlil etmek için biraz tarihsel yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bakın, otoriter rejimler siyasal alanı hiçbir zaman tek hamlede ele geçirmezler. Aşama aşama çalışırlar. Önce en görünür, en örgütlü, en sert muhalefeti hedef alır, kriminalize eder, damgalar, suç çerçevesine çeker. Ardından geri kalan muhalefetin ‘yönetilebilir’ bir çizgiye gelmesini bekler ya da zorlar. En son aşamada ise toplumsal çoğulluğu taşıyan bütün damarları farklı kimlikler, bağımsız sesler, ittifak kanalları hepsini tek bir sesle ikame etmeye çalışır. Bu şablon, tarihte defalarca işlemiştir. Ve her seferinde barış ile demokratikleşme arasındaki bağı koparmıştır.

* Bugün Türkiye’de yaşadığımız şey de bana bu açıdan çok tanıdık geliyor. Kürt siyasetinin uzun yıllardır bu baskıyla muhatap olduğunu biliyoruz. Ardından CHP’nin değişim çizgisi hedef alındı. İşte mesela kent uzlaşısı/Türkiye ittifakı suç kapsamına sokuldu. Şimdiyse butlan kararı. Bunlar birbirinden kopuk hukuki gelişmeler değil, siyasal alanı katman katman daraltmanın, her seferinde bir adım daha ileri giden bir projenin halkalarıdır. Bunların hepsi aynı tedbirci aklın parçalarıdır.

* Şimdi siz bana bu karar süreci etkiler mi diye soruyorsunuz. Elbette, mutlak butlan kararı doğrudan barış arayışlarını da etkiler. Ben, son bir yılda süreçte somut adım atılmamasını da bu çerçevede okuyorum. Rejim her hamlede siyasal maliyeti ölçüyor. Somut demokratik adımlar atmıyor. Çünkü böyle bir adımın toplumda yeni bir meşruiyet ve özgürleşme alanı yaratmasından çekiniyor.

‘CHP; ikinci dalga riski’

* Belirsizliği sürdürebildiği kadar sürdürüyor. Belirsizliği yönetmek, adım atmaktan daha cazip görünüyor. Ve bu belirsizlik çok işlevsel iktidar için. Çünkü baskıyı daha geniş kesimlere yaymak için alan açıyor, ikinci bir dalganın zeminini hazırlıyor. Örneğin kent uzlaşısının kriminalize edilmesi bu hazırlığın görünür halkasıydı. Butlan kararı bir sonraki.

* Ben buna ikinci dalga riski diyorum. Eğer CHP kontrol edilebilir bir çizgiye çekilirse, eğer değişim iradesi bastırılırsa, eğer halkla kurulan yeni demokratik bağ koparılırsa, sıranın rejim içinde memnuniyetsizlik yaratan tüm toplumsal damarlara gelmesi ihtimali güçlenir. Çünkü bu mantık, bir noktadan sonra muhalefeti seçici biçimde bastırmakla yetinmez, toplumsal çoğulluğu taşıyan bütün kanalları tekleştirmeye çalışır.

* Şunu açık söyleyeyim demokratik muhalefet parçalı kaldıkça, barış için gereken siyasal baskı da azalır. CHP zayıfladıkça, herkesin temsil kanalları daralır. Bu iki mesele birbirinden ayrı değil. Barış süreci yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasındaki müzakerenin değil, Türkiye’nin bütünüyle demokratikleşip demokratikleşemeyeceğinin sınavıdır. O sınav zorlaştı. Ama sınavın zorlaşması, mücadele vermekten vazgeçeceğimiz anlamına gelmiyor, tam tersine, daha iyi hazırlanmamızı gerektiriyor.

* Nitekim sayın genel başkanımız Özgür Özel’le bayramlaşmaya gelen, demokratik haklarına sahip çıkan on binlerin Ankara sokaklarındaki o rengarenk, umutlu akışı mücadeleyi de güçlendiriyor. Yeter ki o umut herkesi, Türkiye ittifakını, tüm Türkiye’yi kapsayarak büyüsün. Memleketim Erzincan’dan Trabzon’a, Diyarbakır’dan İstanbul’a tüm memleket evlatlarını ortak bir gelecekte buluştursun.

‘O CHP’nin sesini kesmek istiyorlar’

* Soruyorsunuz ya, siyasetin halklaşması mevcut CHP içinde mi, yeni bir partiyle mi mümkün olur diye. Aslında mesele bu değil. Bana göre cumhuriyetin ikinci yüzyılı bir örgütün adıyla değil, bir toplumsal iradeyle kurulacak. Şimdi ben şunu görüyorum. Bugün bazı siyasi mimarlar CHP’nin bölünmesini istiyor. Çünkü CHP’deki değişim hareketiyle oluşan o çoğul tablo yani Kürt seçmeniyle, Aleviyle, laik kentliyle, değişim isteyen gençlerle, siyasetin içinde daha çok görünür olmak, aktörleşmek isteyen kadınlarla birlikte siyaset yapabilen bir yapı, kontrol edilmesi güç bir alan teşkil eder. Bölünmüş, birbirine düşmüş, enerjisini iç kavgaya harcayan bir muhalefet ise çok daha yönetilebilir. Bu bir komplo teorisi değil, siyasal mühendisliğin kadim ve test edilmiş bir aracı.

* Bunu bir kez gördüğünüzde CHP mi, yeni parti mi sorusunun cevabı da değişiyor. Mesela tabelada ne yazdığı değil. Mesele, hangi zeminin bu toplumsal çoğulluğu bir arada tutabileceği, büyütebileceği ve iktidar karşısında gerçek bir demokratik seçenek haline getirebileceği.

* Ben Cumhuriyet Halk Partiliyim ve CHP’ye sonuna kadar inanıyorum. Ama kör bir bağlılıkla değil, gözlerim açık inanıyorum. Bu parti geçmişte Kürt meselesinde tarihsel yanlışlar yaptı. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında verilen destek bunun en ağır örneklerinden biri. Bunları inkâr etmek, ikinci yüzyılı birinci yüzyılın hatalarıyla kurmaya çalışmak olur. Cumhuriyetin bu yüzyılını inşa edeceksek, geçmişin günahlarını da sevaplarını da aynı teraziye koymak zorundayız. Hesaplaşmadan ilerleme olmaz.

* O hesaplaşmayı yapabilecek, hem Kürt’le hem Türk’le, hem Aleviyle hem Sünnisiyle, hem batıyla hem doğuyla konuşabilecek, hukuku siyasetin önüne koyacak, oy hesabıyla değil ilkeyle hareket edecek bir CHP mümkün. Ve o CHP’nin mücadelesi bugün içeride de dışarıda da veriliyor. Bizi susturmaya çalışıyorlar çünkü aslında tam da o CHP’nin sesini kesmek istiyorlar.

‘Yeni bir oluşum tarihsel zorunluluk olabilir’

* Ama tüm bunları söylerken şunu da görmek zorundayım. Eğer bir gün bütün direniş kanalları tıkanır, içerisi gerçekten bu değişimi taşıyamaz hale gelirse, o zaman yeni bir oluşum tarihsel zorunluluk olarak karşımıza çıkabilir. Tarih gösteriyor ki toplumsal rıza gerçekten arkasında olduğunda yani millet o değişimi sahiplendiğinde yeni siyasal yapılar da ortak geleceği kurabilir.

* Net olan tek şey şu. Olan biten her şeye taktiksel bakanlar, yalnızca sandık hesabı yapanlar, şimdi zamanı değil diyerek temkinli davrananlar bu milletin önünde uzun süre var olamaz. Çünkü millet neyin taktik, neyin gerçek olduğunu görüyor. Kimin gerçekten memleket derdi taşıdığını da ayırt ediyor.

* Benim tercihim çok net. Siyaset halklaşacaksa halkın iradesine güvenerek halklaşacak. Sandığa sahip çıkarak, yerel demokrasiyi savunarak, Kürt meselesinde cesur davranarak, CHP’nin değişim iradesini büyüterek, bu ülkenin bütün demokratlarını aynı ortak gelecek fikrinde buluşturarak halklaşacak.

İBB davası | Şahan: Ortada bir iddia var ama delil, tanık, ifade yok

Resul Emrah Şahan hakkında bir davadan tahliye kararı

Resul Emrah Şahan hapiste besteledi: Silivri No: 9

Resul Emrah Şahan ‘yolsuzluk’ soruşturmasından da tutuklandı

Şişli Belediyesi’ne kayyım atandı