

BEHZAT ŞAHİN
@behzatsahin7
Kapıdan girdiğimizde Roma Hukuku tartışıyorlardı. Bira sipariş ettiğimizde Sokrates’e gelmişti lâf. Biralarımız biterken at yarışıydı mevzu.

Burası Yeşilköy Avcılar ve Atıcılar Kulübü Lokali. Beklediğimizin aksine, kimse avcı hikâyeleri anlatıp kuyruğundan tuttuğu aslanı başının üstünde çevirerek sallamıyor. Hatta kimse, hiçbir şey hakkında sallamıyor.

Muhabbet dolu dolu. Örneğin Roma Hukuku’nun neden günümüz hukuk sistemlerinin temeli olduğu, gerekçeleriyle ortaya kondu. Sokrates (M.Ö. 469-M.Ö. 399) bahsinde ise şuna kimse itiraz etmedi: Filozof ateist olduğu için değil, devletin tanrılarını reddettiği ve o zamanlar Atina’da yeri olmayan tek tanrı savını işaret ettiği için idam edilmişti.
At yarışına gelince… En az benim kadar bilgiliydiler. Rica ederim gülmeyiniz, bizim de kendi çapımızda iki defa altılı, bir beşli, bir de ikili ganyan oynamışlığımız var yani. Ama onlar biraz daha deneyimli galiba, atların soyunu sopunu da biliyorlar. Burada kimse kulaktan dolma bilgilerle konuşmuyor.

Kerem’le (Oğuzman, 58) Yeşilköy’e yolumuzu, kuzeni Cihangir’in teknesinin durumuna bakmak için düşürdük. Serde denizcilik var, bazen benden de akıl almak isteyen oluyor işte. Hazır oralara gitmişken, gazeteci-yazar arkadaşım Hüseyin Irmak’tan duyduğum Avcılar ve Atıcılar Kulübü’ne gitmeden olmaz. Kim bilir neler dinleyeceğim, neler sallayacaklar, nasıl atıp tutacaklar orada…
Kişi, kendinden bilir işi. Biz yelkenciler iki-üç saat yarışır, yarıştan sonra en az beş saat yarış üstüne konuşuruz. Avcılar bu konuda bizden ünlü neticede. Ama işte, evdeki önyargı çarşıya uymadı…
Biz girince oluşan derin sessizlik
Hava aşırı sıcak. İstasyon Caddesi ile Orhangazi Sokak köşesindeki eski ahşap binada bulunan lokale girdiğimizde ter döküyorduk. Selam verip girişin hemen solundaki uzun masanın sonuna çöktük. İçeride bir daire oluşturmuş, her biri ayrı masada altı kişi, ciddiyetle konuşuyordu. Giriş sağ masada bir kişi, yanındaki masada iki kişi, solda bizden sonraki masanın ucunda bir, son masada da belli ki buranın sahip ya da işletmecileri, yaş almış bir beyefendiyle bir hanımefendi. Kimi birada kimi rakıda. Bizim girişimizle oluşan kısa bir suskunluktan sonra muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler.
Bir şişe bira, iki bardak söyledik. Bira soğuk, bardaklar buzluktan çıkmış. Kerem çok yıllar önce gelmiş buraya. Birazdan bize katılacak kuzeni Cihangir’den ötürü biliyor. Kurbağa bacağı yemiş, çulluk, bıldırcın, tavşan gibi av etleri de servis ediliyormuş o zamanlar. Şimdi? Öğreneceğiz.

Biralarımız bitmeden Cihangir (Paşalar, 62) de katıldı bize. Eski tekstilci, Yeşilköy’ün yerlisi. Onun birasını üçe böldük bu kez. E, geç gelmeyeceksin.
Burada her masa kendi arasında sohbet etmiyor, muhabbet tüm masalar arasında dönüyor. Bir ara lâf, bazı bira firmalarının friktoz kullanımına, oradan dünyadaki bira markalarına geldiğinde diğer masalara attığım çengel işe yaramadı, almadılar beni muhabbete. Ben de son kozumu oynadım:
“Durun, ben meyhaneciyim!”
“Neresinden?”
“Cibalikapı Balıkçısı.”
Behzat’ın savunması
Meğer herkes biliyormuş Cibalikapı’yı. Hatta aynı masada oturan iki kişiden İlker bey, mezelerimize, ara sıcaklarımıza öyle iltifat etti ki ben zevkten dört köşeyken, “Ama bi daha da gelmem” dedi. Sebep? Pahalı bulmuş bizi. Sokrates’in savunmasını aratmayan savunmam reklâma girer, yazmayacağım.

Yeterince soluklandık, rakı zamanı. 70’likle başlayalım hele, bakarız. Lakerda, peynir, kavun, zeytinyağlı enginar ve füme uskumru istedik. Hepsi birbirinden leziz. Füme uskumruyu, Yunanistan’dan getirtiyorlarmış.
Şanlıurfa koşusu var televizyon ekranında. Her yarışta ganyanlar kontrol ediliyor, muhabbet tekrar atlara dönüyor. Herkes birbirine saygılı, birbirini dinlemeyi biliyor. Belli ki mazileri var.
Yan masamızdaki kasketli, sakallı, stil sahibi beyefendinin adı Gültekin (Yıldırım, 46), Yeşilköylü. Uluslararası bir tekstil firmasında yönetici. 10 yıldır müdavim o da:
“Türkiye’de isem her akşam gelirim.”
Erkan (Akbalık, 46), 17 yıldır Avustralya’da yaşıyor, geldiğinde en sevdiği yer.
İlker (Yağmur, 45) eski gazeteci. O da buralı. Şimdi sosyal medya uzmanı.
Sağ olsunlar kabul edip muhabbete ortak ettiler bizi de. Zaten Cihangir’le hepsinin aşinalığı var.
Vergi müfettişi sanmışlar
Patron uğradı masamıza.
“Sizi vergi müfettişi filan sandık, o yüzden uzak durduk” dedi.
Muhtemelen Kerem’den kaynaklı, benden olamaz. Adam emekli üst düzey yönetici. Hâlâ CEO alışkınlığıyla her gün sinekkaydı tıraş olup bana kıyasla janti giyiniyor. Bir kaşı sürekli havada, denetlemede sanki. Dışardan bakıldığında gıcık bir hali de var hakikaten. Sıkıysa beyaz şarabını olması gereken ısıda servis etme. Ama burada melek kesildi başımıza.

Neyse, öyle tanıştık Piyer beyle. Asıl adıyla Pietro Siemaszko (bir ay sonra 80 olacak), doğma büyüme Yeşilköylü, pardon, Ayastefanoslu. Babasının dedesi Kırım Harbi’nde (4 Ekim 1853 – 30 Mart 1856) Polonya’dan gelmiş.
İçinde bulundukları tarihi ahşap bina, daha önce papazın şarap eviymiş. 6 Aralık 1960’tan beri de Avcılar ve Atıcılar Kulübü ve Lokali. Halen 133 üyesi olsa da şehir büyüyünce çevrede av alanı kalmamış, avcılar da eskisi kadar sık gelmez olmuş.
Eşi Mirela hanımla birlikte işletiyor mekânı Piyer bey. Yemekler de servis de Mirela hanımdan. O da Piyer ‘abi’ gibi -resmiyetten hoşlanmadığı için bey dememi yasakladı- tatlı dilli. Odun fırınının üstündeki Mustafa Kemal Atatürk’ün kalpaklı fotoğrafını gösterip, “Beni kesseler o fotoğraf inmez” diyor Piyer abi. Ama hâlâ bir güven sorunu var, tanımadığı insanlardan tedirgin. Yeşilköy’ün yerlisi olduğu halde.

Alkolik değiliz, alkolistiz
Masalar arası muhabbet döndü dolaştı içkiye geldi. Bugüne kadar hiçbir ideolojiye tam bir aidiyetle bağlanmamış ben, şiarımı Gültekin’in cümlesinde buldum:
“Biz alkolik değiliz, alkolistiz.”
Budur. Meyhaneler de hücre evlerimiz.

Ana yemeğimiz antrikot ve pirzola. İyi ızgara edilmiş. Av eti zamanlarında da gelseymişiz keşke. Üstüne köfte. O da nefis.

Bundan sonrası biraz puslu sevgili okur. Güya trafik hafifleyince kalkacaktık. Öyle olmadı.
Osep bey geldi, doğma büyüme buralı. Yanındaki arkadaşı Danyel bey aslında İspanya’da yaşıyormuş, tatile gelmiş. Bir de Yahya bey var, Hititolog, o da müdavim. Muhabbet daldan dala. Ama hâlâ kimse atıp tutmuyor. Hiç ayrılasımız yok. Bir 35’lik daha alalım o zaman.

Kalktığımızda gece yarısını çoktan geçmişti. Hesabımız 5 bin 170 lira tuttu. Zaten duvarda fiyatlar açıkça yazılı.

Bira 110, 35’lik 885, lakerda dilimi 150, uskumru füme 150, peynir 80, enginar 140, etler 375, köfte 250 lira. Çeşitler bunlarla sınırlı değil, beyin ve ciğeri saymayı unutmuşlar. Gününe göre değişiyor menü.
Her gün açık. Saat 14:30-15:00 gibi başlayan servis, son müşteri gidene kadar devam ediyor. Tuvaletlerden biri arızalıydı. Tek pisuvar var, biraz daha özen ister.
Bizim için özel bir akşam oldu. Tanıştığım bütün insanlar ayrı ayrı şahane karakterler. Ara ara gitmeyi planlıyorum. Peki, Kerem ne düşünüyor?:
“Hayatımızda tesadüfen gelişen bazı unutulmaz zamanlar yaşarız. Bu da benim gerçekten keyifle hatırlayıp daha da ileri giderek sık sık içinde olmak isteyeceğim bir zaman ve mekân oldu. Sohbeti daha da unutulmaz kılan, müdavimlerinin gerçek İstanbul kültüründen ve Yeşilköy yerlilerinden olması. Ama gitmek isteyenler, sohbetleri futbolla sınırlıysa, genel kültür çalışıp gitmeli…”