Psikolog Kıvılcım Kıran: Tükenmişlik kişisel değil yapısal bir sorun

Klinik psikolog ve eğitmen Kıvılcım Kıran mindfulness, şefkat ve beden odaklı çalışmaları ‘kişisel gelişim’ parıltısından çıkarıp gündelik hayatta kalma becerilerine dönüştüren diliyle tanındı. Hikâyesine daha derinden baktığımızda gördüğümüz şu: X kuşağının ‘başarı–statü–üretkenlik’ hattında büyümüş, ‘dışarıdan işlevsel’ görünürken ‘içeriden tetikte ve bedeninden kopuk’ hissederken 2012’den itibaren ‘Bunu ben mi seçtim?’ sorusuyla kendi hayatını yeniden kurmaya başlayan bir kadın.

Kıran, kendi kadınlık deneyiminden süzdüğü pratikleri profesyonel bakışıyla birleştirince kadınların yaşadığı pek çok sıkışmanın ‘kişisel yetersizlik’ değil, yapısal sorunlar olduğunu netleştiriyor ve çözümü de tam bu yerden arıyor.

İşte bu yüzden Kıran’ın cesareti, kadın tükenmişliğini ‘kişisel yetersizlik’ diye içimize yıkan dilden çıkıp sorunu yapısal yerinde görmeye çağırıyor bizi. Sistemin en küçük hücrelerine kadar giren ve oradaki her bir meseleyi kendi tarif ettiği gibi ‘eyleme geçen’ bir şefkatle ele alan Kıran’ın cesareti büyük sloganlarda değil, bedeni yeniden güvenli bir yere çevirmekte, suçlulukla gelen iç sese rağmen sınır koyabilmekte ve her seferinde aynı soruyu sormakta beliriyor: ‘Susarsam kimin işine yarar?’

Kıvılcım Kıran.

Sizi zihin açan konuşmalarınızdan, programlarınızdan tanıyoruz ama biraz daha derine inersek Kıvılcım Kıran’ı bugüne getiren yolculuğu nasıl anlatırsınız? Hayatınızda ‘Benim meselem bu’ dediğiniz kırılma nerede başladı?

Ben 78 doğumluyum, sanırım X jenerasyonu oluyorum. Benim jenerasyonum biliyorsunuz, başarının çok önemli bir hedef olarak sunulduğu bir jenerasyon. Bugünün tabiriyle neokapital politikalara, kurumlarda çalışmaya hazırlanmış bir jenerasyon olarak, kariyer yapmak, statü sembollerine sahip olmak, çok başarılı olmak, hem kariyer hem çocuk yapmak vb. söylemlerin çok pompalandığı bir kültürde büyüdük, hayata atıldık ve paradigmalarımız öyle şekillendi. Sınav sıralarından kurumlara beyaz yaka olarak aktarıldık adeta.

Ben de bu yolda yürüdüm ama hep bir gariplik, bir olmamışlık vardı hayatımda. Bu ‘her şeyi başaran, mücadele eden ama iyi hissetmeyen’ hal, dışarıdan bakınca gayet işlevsel, üretken görünse de içeriden bakınca sürekli tetikte, yorulmuş ve bedenimden kopuk hissediyordum. Yaptığım şeyleri iyi yapsam da anlamlı gelmiyordu.

2012’de sanırım bir şeyler değişti. ‘Böyle gidersem hayatımın ikinci yarısı neye benzesin istiyorum? Bunu ben mi seçtim? Her şeyi ben seçsem ne olurdu?’ diye düşündüm ve “Ben başka kararlar alacağım artık” dedim.

Hep toplumsal olanla da ilgiliydim ama özellikle 2013-2014 Soma ve Gezi olayları beni çok etkiledi. Toplumsal olanla bireysel olanın hayatımdaki bağlantısını kurmaya daha net bir şekilde başladım. Sorunun bireysel eksiklikler değil, kronik olarak güvensiz hissettiren bir sistem olduğunu netleştirebildim.

Özellikle bir kadın olarak seneler boyunca erkek bir kültürde bir yandan öz saygımı koruyup bir yandan sistemin kurallarıyla başarılı olmaya çalışmanın da ciddi bir tuzak, hatta kadınlara atılmış bir kazık olduğunu fark ettim. Biz bir yandan ‘Külkedisi’ masalına inanmaya, bir yandan da Amazon gibi savaşmaya ve bunu da ataerkil, yapısal eşitsizliklerin olduğu bir toplumda yapmaya hazırlanmış bir nesiliz. Yavaş yavaş, önce kendi acımdan ve sıkıntılarımdan başlayarak, derdimin daha çok yapısal olarak travmatik kültürle olduğunu fark ettim.

Mindfulness ve şefkati kişisel gelişim değil, hayatta kalma becerisi olarak ele alıyorsunuz. Bir kadının kendine şefkat göstermesi neden bu kadar önemli ve neden cesaret gerektiriyor?

Aslında ben öyle anlatmıyorum, öyle zaten. Kişisel gelişim ‘tu kaka’ bir şey oldu ve böyle düşünenler de haksız değil. Kişisel gelişim, sırtını önceleri iyi niyetlerle başlamış 1990’lardaki pozitif psikoloji çalışmalarına yaslamış bir yaklaşım. Ancak kapitalizmin her şeyi mundar etmesi gibi bu da kolayca çer çöp hale geldi. Mindfulness ve şefkat gibi yaklaşımların da özellikle 1960’lardan sonra Batı’nın ‘Bu insanla ilgili olumlu olan ne var?’ sorusu bağlamında modern psikolojinin ve felsefenin içinde çalışmaya başladığını, bunun da daha çok Budizm, Stoacılık gibi eski öğretilerle iç içe geçerek aktarıldığını görüyoruz. 70, 80, 90’lar pek çok psikoloji akademisyeni ve klinisyeninin bu kavramları ekollerine, protokollerine kattıkları yıllar. Mesela Borderline kişilik örgütlenmesinde etkin diyalektik terapide de mindfulness kullanılır. Utanç ve kusurluluk hislerinin yoğun olduğu depresyon ve travmatik yaşantılarda şefkat odaklı yaklaşımlar kullanılır. Travma terapisinde şu anda mindfulness – beden odaklı yaklaşım katmayan ekol kalmadı gibi.

Şefkat konusu benim hayatımın hem kişisel, hem mesleki, hem de kendime biçtiğim, üstlenmeye çalıştığım toplumsal rolün merkezinde bir konu. Bu kavramı öğrendiğimden beri başka bir ölçüye ihtiyaç duymuyorum. Çünkü şefkat, acıya karşı duyarlılık ve acının giderilmesi için bilgece eyleme geçmektir. Yani sıkıntıyı, acıyı problemi görmek, fark etmek, umursamak… Sonra da bu acıyı azaltmak için bilinçli bir seçimle eyleme geçip bilgece, yani akılcı, insani, sürdürülebilir bir şey yapmaktır. Bu kavramı düşünün… Doktor da böyle çalışır, psikoterapist de, ebeveyn de, aktivist de.

Şefkat kelime itibarıyla yumuşak bir şey sanılır ancak aslında bir yapabilirliktir, yumuşak, minnoş bir şey değildir. Kadınlar da şefkat deyince bunu kendilerini feda etmek, saçını süpürge etmek, herkese koşmak, alttan almak gibi anlayabiliyor. “Kadınlardan şefkat bekliyoruz” dendiğinde aslında idare etmek, alttan almak gibi şeyler anlaşılıyor. Kadınlar ihtiyaçlarını dile getirmek, istediklerini yapmak, kendilerine alan açmakta suçlu hissettirildikleri bir kültürde büyüyor.

Son bir araştırma makalesi yazdım, topladığımız veride beni hiç şaşırtmayan bir şekilde ‘Erkekler kendilerine daha şefkatli yaklaşıyor’ sonucu çıktı. Çünkü erkekler bunu kendine hak görüyor, kadınlar görmüyor. Ve işte tam da bu noktada cesaret gerekiyor, çünkü kendi kendimize alıştığımız, kodladığımız iç sesler sert.

Şefkat, kendinle ilgili gerçeği yumuşatarak görmek değil, gerçeğe dayanabilecek bir iç zemin kurmak. Ve bu, özellikle kadınlar için politik bir eylem

Kadın tükenmişliği genelde kişiselleştiriliyor. Sizce bu tükenmişliği üreten sistem en çok nerede çalışıyor?

Bu dönem kadınlarının en çok gol yediği yer burası. Nitekim o yüzden ‘Kadınlar, Seyit Onbaşı oldu, biz ev içine geri döneceğiz’ diye ‘trad wifegibi akımları savunan kadınların çoğaldığını görüyoruz ki bu da bir tuzak.

Öncelikle şunu kabul etmek lazım: Bir geçiş dönemindeyiz. Toplumsal cinsiyet rolleri yeniden tanımlanıyor. Eskiden dışarısı erkeğe, içerisi kadına aitti ve roller netti. Şimdi bunlar değişiyor ve bu da bir dengesizliği getiriyor.

Kadın ev işinin hala asli sorumlusu, erkek ‘yardımcı’ pozisyonunda. Aynı şekilde kariyer hayatında da erkeğin kariyeri hala asli olan, kadın erkeğin işine göre kendini düzenliyor. Mesela erkek bir yerde iş buluyor, kadın kendini ona göre düzenliyor. Erkeğin hala kadından daha çok kazanmasını çiftlerin kendileri de istiyor, 1 lira bile olsa “Erkek benden çok kazansın” diyen kadınların bizzat kendisi olabiliyor.

Dolayısıyla aslında ne oluyor? Kadınlar hem evde hem işte çalışıyor. Ama burada fark edilmeyen şey şu: Ev işi tam zamanlı bir iş. ‘Görünmez emek’ dediğimiz şey de bu.

Ev işi sanki iş değilmiş gibi algılanıyordu. Halbuki kadınların evden dışarı çıkıp çalışmaya başlamadan önce de ev içinde tam zamanlı bir ev işi ve çocuk bakımı işleri vardı. Ayrıca kadınların sosyal hayatı düzenleme, akrabalık ilişkileri düzenleme vb. daha geniş ailede de rolleri vardı. Kadınlar bu yükün tamamıyla beraber iş hayatına da katıldı ve bunun sürdürülebilir olmadığı anlaşıldı. İşte o dönem ‘Çocuk da yaparım, kariyer de’ dönemiydi ve biz bu zokayı o zamanlar biraz yuttuk. Bu da normal, onun çalışmadığının görülmesi, yaşanması lazımdı. Bunun böyle olamayacağı anlaşıldı, bunun yapısal bir sorun olduğu fark edildi. Halbuki eskiden bu kişisel beceriler üzerinden takdir edilirdi: ‘Bak kadına, hem işini yapıyor hem de ailesini dört dörtlük çeviriyor’ gibi.

Sistemin şuralarına bakmalıyız: İş hayatı erkek odaklı ataerkil kodlara göre düzenlenmiş bir sistem. Patriyarka yani ataerkil düzenlenme, bir örgütlenme şeklidir. Erkeklerin tam zamanlı işte olduğu, kadınların tam zamanlı evde çalışacağı anlayışına göre düzenlenmiş, eşlerin aile hayatını ve çocuk bakımını eşit paylaşacağını öngörerek düzenlenmemiş olduğu bir hayat ritmine göre akar iş hayatı. Bunun değişmesi lazım.

İkinci bakılması gereken yer ev içinde sorumluluklar: Ev işi yorucu ve romantize edilecek bir şey değil. Halbuki kadınlar ‘evim, yuvam’ vs. şeklinde ev hayatının ve ev işinin romantize edilmesine çok kapılıyor. Ev işi fonksiyonel bir iştir, insanlar yaşamak için hijyenik, yeterince konforlu, kendilerine göre estetik bir yaşam alanına ihtiyaç duyar. Bunu her iki cins de yapabilir. Kadınlar yemeğin içine özel bir sevgi katmazlar, ‘Eve kadın eli değince bilmem ne olur’ vs. olmaz.

Halbuki bu kültürel algılar yerine sistem sorunu bireyin içine koyuyor: Zaman yönetimini öğren, daha iyi organize ol, şu zaman tekniği, bu yaklaşım vb… Elbette bazı verimli çalışma teknikleri olabilir ama asıl olması gereken şeyler yapısal değişiklikler, senin benim daha da süper insan becerileri kazanmamız değil.

Beden odaklı çalışmaları önemsiyorsunuz. Bir kadının bedeniyle yeniden ilişki kurması neden bu kadar kritik?

Son yıllardaki çalışmalar net bir şekilde gösteriyor ki bedeni işin içine katmadığımız psikolojik sağaltım yöntemleri güdük kalıyor. Çünkü insan yaşayan bir organizma, bir sinir sistemimiz, beynimiz, bedenimiz, kasımız vs. var. Her şey zihnin içinde olup bitmiyor. Yani depresyona ‘Kalk bir yürü açılırsın’ demek ne kadar yanlışsa, depresyonda hareket etmenin sağaltıcı tarafını görmemek, depresyon tanısı almış bir insanın açık havaya çıkıp hareket etmesini, bu önermeyi atlamak, tedavi planına almamak da o kadar yanlış.

Aynı şekilde travma terapilerinde bütün o donma, tetiklenme vb. tepkilerin fizyolojik ve psikolojik mekanizmaların iç içe geçmesiyle çalıştığını artık çok net biliyoruz, klinik uygulamada da görüyoruz. Dolayısıyla ben ve pek çok meslektaşım bedeni işin içine katan ekolleri kullanıyor.

Şimdi bu, cinsiyet ayırmaksızın herkes için önemli ama kadınlar için çok daha önemli. Çünkü herkesin bedeni kültür içinde bir denetime tabi tutulur ama kadınların bedeni daha çok tutulur. Ve kadın bedeni çok erken yaşlardan itibaren kontrol edilir, yorumlanır, düzenlenir, eleştirilir, şekillendirilir. Bir kadının nasıl görünmesi, nasıl giyinmesi, nasıl hareket etmesi, nasıl oturması vb. gerektiği konusunda o kadar çok kural ve kod var ki.

Tabii ki kadınlar daha çok cinsel saldırıya uğrar, domestik şiddete, sokakta tacize daha çok maruz kalır. Kadınlar fiziksel olarak kendilerini savunmak konusunda gerekli becerileri öğrenmez, buna gerek duyulmaz. Kadınlar susmak, idare etmek, kabul etmek, boyun eğmek gibi davranışları daha çok gösterir, dolayısıyla gerginlikleri bedensel olarak atmak konusunda daha az imkanları olur. Yani kadınların daha çok bedensel yükü oluşur. Bütün bunlar bedeni güvenli bir yer olmaktan çıkarır.

Halbuki herhangi bir psikolojik iyileşme müdahalesi önce güvenlik hissiyle başlar. Kendimizi güvende hissetmeden sağaltım olmaz ve ilk güvenlik alanı da bizzat yaşama ve zihnimize bir kap gibi tutan bedendir. Cildimiz, tenimiz dış dünyayla ilk sınır alanıdır. “Bedenim evimdir” gibi laflar abartılmış, estetize edilmiş söylemler gibi gelebilir ama ‘ev’ nedir? Güvenli alandır. Memeli hayvanlar milyonlarca yıldır kendilerini korumak için korunaklı yuvalar yapar, bedenlerini, yaşamlarını korumak için. Halbuki bütün bir sistem kadını bedeninde rahat ettirmemek için and içmiş gibi çalışıyor. Kadınlar bedenlerinde türlü türlü şekillerde memnun değil, utanıyor, yetersiz buluyor, değiştirmek istiyor.

Dolayısıyla kadının bedeniyle ilişki kurması, onu güvenli kılması, bedeni başkaları için seyredilecek estetize obje ya da kültür için bir denetim alanı değil, öncelikle yaşamı deneyimlediği bir araç olarak algılaması yaşam doyumu için çok önemli. Bedenin, cildin, sinir sistemin, ellerin, ayakların, kılların, cinsel organların, ayak bileklerin, tırnakların, kaşın, burnun, dizin, göz altların, burun deliklerin, anüsün, dizlerinin arkası, saç diplerin, dalağın, ciğerin, kalçan, memen… Ve daha her şeyiyle, her parçasıyla seni oluşturan ve hayat denen şeyi deneyimlediğin bu bedenlerimiz güvende hissetmeden nasıl yaşayacağız?

Sevdiğim bir şiirin dizesinde ‘bu yumuşak hayvan beden‘ der, inanılmaz zengin bir duyum ve duygu seliyle aslında bir yaşam resitali sunan, seni yaşam döngüsünde tutmaktan başka bir işi olmayan bu bedene yüklediğimiz anlamlar çok, çok çekiştiriyoruz. Çekiştirmemeyi ya da bu kadar çok çekiştirmemeyi öğrenmemiz lazım. Yoksa tabii kültürün bir gecede beden denetimi sıfıra inmez ama yavaş yavaş orada bir kişisel kabul edilebilir denge bulmadan da rahat edemeyiz.

Ben bazen düşünürüm: Hiç bedenden, görüntüden utandırılmadığımız, eksiklenmediğimiz bir nörokimyaya sahip olmak nasıl bir iç ferahlığı olurdu acaba? Hiç ‘Acaba burnum büyük mü’ diye düşünmediğin, hiç “Çok mu kıllıyım“, “Memem küçük” demediğin, “Bacaklarım çok mu kalın” demediğin vs… Böyle bir dünya olsa bu nasıl olurdu? Sen nasıl olurdun? Çok acayip bir düşünce değil mi, insan düşünemiyor.

Ben kendim için bunu düşündüm ve kendi evinde, yuvasında yıllarca huzursuz edilmiş o küçük kız, o genç kız, o genç kadın için çok üzüldüğüm zamanlar oldu. Pek çok kadının benzer bir deneyimi olduğuna eminim.

Şefkati unutmadan sınır koymak mümkün mü? ‘Hayır’ demek nasıl öğreniliyor?

Bu ‘sınır koymak’ lafı çok popüler oldu, bazen bazı laflar, jargonlar bir moda oluyor, geliyor geçiyor. Sonra yenisi geliyor. Ve çoğumuz da yanlış anlıyoruz. Sınır koymak başkasını durdurmak değildir; kendini kaybetmemektir. Yani ne yapacağımı, neye “Tamam’ diyeceğimi, ne kadar vereceğimi, nerede duracağımı kendi özgür irademle seçebilmektir. Bu bir iç konumdur. Hem kendime hem de sana karşı özenli olacağım diye insan ilişkilerine bir niyetle başlamaktır.

İnsan ilişkileri de sabit değildir, bir salıncak gibi düşünün: Bazen biraz verirsin, bazen biraz alırsın, bazen biraz katlanırsın, bazen biraz başkası seni idare eder. İnsanlar sınırdan net bir “Hayır” anlıyor ama “Hayır, ama…”, “Evet, belki…”, “Evet, ama…”, “Hayır, eğer…” vs. gibi esnek, durumsal, ihtiyaca göredir sınır. Sınır olmayan şefkat olmaz zaten ya da bilgece olmaz, halbuki dediğim gibi şefkatin tanımında seçimlerini bilgece yapmak vardır.

Asıl sorun sınırları belirleyince suçlu hissetmek. “Hayır” dersem ya da “Evet ama şartım da şöyle…” vb. cümleler kurarsam ve talep edersem suçlu hissederim, çünkü yeterince sevilebilir olmam, çünkü yer kaplarım, sınır bir alan talebidir. Çünkü biz çocukluğumuzda evde asla kristalleri kırmadan çevreden dolaşmayı öğrendik, kimse “Anne bunu buraya koymasak mı, rahat oynayamıyorum” demedi mesela. Buna hakkımız yoktu.

Cinsiyetler arasında da kadınlar en çok burada tıkanıyor. Çünkü kadınlar daha da uyumlu olmak zorundadır. Ya “Hayır” deme opsiyonumuz olduğunu bilmiyoruz ya da “Hayır” dedikten sonra gelen iç sesi susturmakta zorlanıyoruz. “Abartıyor muyum… Kırdım mı… Bencil miyim” vb. sorular hemen devreye giriyor.

“Hayır” demeyi öğrenmek çok basit. “Hayır” diyorsunuz ve bakıyoruz neler oluyor. Şaka değil bu arada, gerçekten de psikoterapide ya da şefkat çalışmalarında kişilere biraz çalışmalar yaptıktan sonra terapide öğrendiklerini uygulamaları için bazen küçük ödevler de veririz. Kendilerini hayat içinde gözlemlemelerini isteyebiliriz, sorarız: Nasıl hissettin, ne oldu? “Hayır” deyince kendinle ilgili olumsuz ne düşündün? Bunları ele alırız. Bazen bedensel olarak çalışırız. Çok şaşırtıcı gelebilir ama bedenle de “Hayır” anlamına gelen hareketler yapmak ve bunların hislerini çalışmak bile terapötik bir tekniktir seans içinde.

8 Mart’ta pembe kampanyalar eleştiriniz var. Bir işyerinde gerçekten ne değişseydi 8 Mart anlamlı olurdu?

Evet, benim bu konuda net bir eleştirim var ve özellikle de kişisel olarak da markaların düzenlediği hiçbir 8 Mart veya Anneler Günü indirimini de kullanmıyorum. Her iki günle ilgili de kendi sosyal medya kanallarımdan bunların tarihsel bağlamlarını anlattım.

8 Mart’ın arka planında kadın işçilerin daha iyi ücret, daha iyi koşullar ve oy hakkı gibi taleplerle yaptığı eylemler, fabrikada yanarak ölmüş işçi kadınlar gibi olaylar var. Anneler Günü, 13 doğum yapmış ve sadece dört çocuğu yaşamış, anne çocuk ölümleri olmasın diye çeşitli çalışmalar yapmış bir kadını anmak için kızının başlattığı bir gün. Ama Anneler Günü de öyle bir hal almış ki bizzat o günü başlatan Anna Jarvis bu günde indirim, hediye vs. kültürü yaratan firmalara dava açıp durmuş. 8 Mart günü indirim vermek çok yanlış, bu günün anlamına ve tarihsel bağlamına çok ters. Markaların her şeyden önce bunu bir indirim kültürü haline getirmeyi, pembeli morlu ilanlarla indirimler vermeyi ve bundan para kazanmayı bırakması gerekiyor. Ya da “8 Mart için verdiğimiz indirimlerden oluşan geliri şeffaf bir şekilde kadın çalışanlarımızın maaşına prim olarak ekliyoruz” falan desinler ya da “Oradan oluşan gelirleri şuraya aktarıyoruz” desinler. Yani indirimden doğan paranın kime gittiği önemli.

Bir işyerinde kadınların ihtiyaçları net bir şekilde belli aslında; ‘Yapısal eşitsizlikleri gidermek.’ Bir gün çiçek, indirim verip ertesi gün aynı eşitsizlikle devam etmek hiçbir şeyi değiştirmiyor. Ücret eşitsizliği, bakım yükü, terfi süreçleri, doğum sonrası destekler… Bunlar konuşulmadan 8 Mart sadece vitrin oluyor. Hoş, bunları konuşmak da sadece vitrin olabilir, kültürde ‘femwashing’, ‘pinkwashing’ gibi kavramlar var ve anlamı şu: Bir kurumun ya da markanın gerçekte yapısal bir değişim yapmadan, eşitsizlikleri dönüştürmeden, kadınların hayatını somut olarak iyileştirmeden, sadece söylem, görsel, kampanya ve semboller üzerinden ‘kadın dostu’, ‘eşitlikçi’, ‘duyarlı’ bir imaj üretmesi.

Dolayısıyla emeklerin eşit bir şekilde ödüllendirildiği, ihtiyaçların adil bir şekilde giderildiği işyeri yaratmak çok acayip zor, yapılamaz bir şey değil. Bir seçim meselesi. Seçerseniz olur. İşyerleri, karar vericiler bunu seçecek, devlet de bu seçimleri kolaylaştıracak düzenlemeleri yapacak. Yoksa her şeyi işverenin insafına ya da tüm yükü ‘iyi niyetli işveren’e de yükleyemezsin.

Cesaretin bulaşıcı olduğunu en net nerede gördünüz?

Ben sosyal medyada bunu çok net deneyimliyorum. Konuşuyorum, anlatıyorum, sonra birileri “Kıvılcım hanım iyi ki yazdınız, ben de sizden cesaret aldım, şunu şöyle yazdım, söyledim” diyor. Ya da ben de birinden görüyorum; “Bu kişi yazdıysa ben de yazmalıyım, susmamam lazım, en azından onu yalnız bırakamam” diyorum. Birisi bir fotoğrafını koyuyor, hiç de öyle özenilmiş bir fotoğraf değil, sıradan bir hal. Bak diyorum, sıradan olabiliriz, her fotoğraf mükemmel olmak zorunda değil vb.

Birisi bir psikoeğitim çemberinde titrek de olsa “Ben şöyle hissettim, böyle düşündüm” diye popüler fikrin aksine bir şey söylüyor, hemen teşekkür ediyorum, “İyi ki bunu seslendirdin, farklı bir şey söylemek kolay olmamıştır ama eminim senin gibi hissedenler var, bu deneyimi yaşamış olanlar vardır, gruba soralım” diyorum. Hemen eller kalkıyor, omuzlar bir düşüyor, insanlar rahatlıyor, yüzler yumuşuyor. Kırılgan insanlık deneyiminde yalnız olmadığımızı görüyoruz.

Onun için cesaretin bulaşıcı olduğu kadar ‘bulaştırılması’ gerektiğini de gördüğüm çok fazla deneyim var hayatımda. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Korksam da yapıyorum, cesaret çünkü korkmamak değil, korksan da yapmak. Yapmamanın bedelini düşünmek. Ya da ‘Ses çıkarırsam kimin işine yarar, çıkarmazsam kimin işine yarar?’ diye fark etmek.

Kendini hep en sona atan bir kadına tek bir pratik önerseniz?

Bu zor bir soru çünkü herkes farklı, aynı semptomlar başka sorunlardan dolayı oluşabilir, herkese iyi gelecek tek bir şey zor. Ama şunu güvenle önerebilirim:

Önce hareket edin. Dans olur, yoga olur, yürüyüş olur, bedeninizi hareket ettirin. Hareket ederken de bilinçli olarak bedendeki gerinme, çekilme, ağırlık, hafiflik, ısınma, üşüme vb. duyumlara bakın. (Bu kısım regülasyon, yatışma–canlanma)

Sonra oturun ve bir bardak sevdiğiniz içecek alın, içerken kendinize şunu sorun: Eğer aynen bu şekilde ‘kendimi en sona atma’ya devam ederek yaşarsam üç, beş, 10, 15 sene sonra hayatım neye benziyor olur, ben neye benzer olurum ? Gördüğümden hoşlandım mı? Hoşlanmadıysam üç, beş, 10, 15 sene sonra neyle karşılaşmak isterim? O versiyon şu anda ne yapmamı söylerdi? Şu andaki hayatımı 15 sene sonraki olmak istediğim kadın yaşıyor olsaydı o bugün ne yapardı? (Bu kısım düzeltme hedefi olmadan performans kaygısı olmadan, yön farkındalığı.)