Psikiyatr Cemal Dindar: Erdoğan'ın zihinsel dünyası imam hatip duvarlarıyla sınırlı

EMRAH TEMİZKAN

emrahtemizkan@diken.com.tr | @emrahtemizkan

Esasen bu söyleşinin çıkış noktası, Erdoğan ve Davutoğlu’nun günde mutlaka bir, yeri gelince birden fazla kez televizyonda canlı bir konuşmasının yayınlanmasının toplumun ruh sağlığını nasıl etkilediğiydi.

Türkiye’de herhangi bir haber kanalı günde ortalama üç buçuk saat boyunca ülkenin en tepesindeki iki ismin söylediklerini canlı olarak izleyicilerine aktarıyor. Haber kanalları üzerinde uzun süredir devam eden, dönem dönem farklı hallere bürünen baskıdan bahsetmeye gerek yok.

Kimi kanallar hükümet politikaları odaklı bir yayın politikası güttüğü için bunları kesintisiz yayınlıyor, merkez medya olarak da adlandırılan diğer kesim ise üzerindeki baskıdan ötürü aynı yönteme başvuruyor.

Söyleşi sürecinde başbakan değişti, yeni başbakanı -konuşmadığı için- henüz Davutoğlu sıklığında ekranlarda göremedik.

Bunun nedeni Yıldırım ve Davutoğlu’nun Erdoğan karşısında konumlandığı pozisyonun farklılığı, ‘başkanlık sistemi’nin iyiden iyiye konuşuluyor olması nedeniyle tüm gözlerin Erdoğan’da olması ve Erdoğan’ın tek ses olma isteğinin günden güne artması ya da Yıldırım’ın henüz -bugüne kadar yaptığı konuşmalarda rahatlıkla tespit edebildiğimiz gibi- hitabetine yeterince güvenmemesi olabilir.

cemal dindar kitapBu durumlardan yola çıkarak ‘tek ses odaklı lider’ söylemine maruz kalmamızı da hesap edip içinde bulunduğumuz ruh halini, toplumsal bunamayı ve iyiden iyiye hissedilen ‘Yeni Türkiye’ hissiyatını, yakın bir zamanda “’Yeni Türkiye’ Sendromu, Tanıdan-Tedaviye” adlı bir kitap çıkaran psikiyatr Cemal Dindar’la konuştuk.

‘İşgal edilmişlik’ hali

Kısa yoldan soralım: Bir toplumun, tüm haber kanallarında bir siyasetçinin görüşlerine maruz kalması nasıl bir ruh hali yaratıyor bizde?

Toplum ruhsallığı yönüyle bu sorunuza yaklaştığımızda belki en önemlisi şu: Mevcut tarih sahnesinde bu ülkede yaşayanları yeterli bir biçimde birleştiren ülkü birliği, duygu birliği, hadi bunları da geçelim, çıkar birliği var mı? Bu soruya olumsuz yanıt verildiğinde elde kalan en kaba gerçek şudur: Ortada bir duygu, ülkü ya da çıkar birliğiyle ortaklaşan bir toplum yok! Ne kalır geriye o zaman? Yapay kitleler!

Freud’un ‘Kitle ruhsallığı ve ben çözümlemesi’ çalışmasını neredeyse laboratuvar koşullarında tasarlanmış gibi doğrulayan bir ülkede yaşamaya başladık.

‘Lider’i olumlu ya da olumsuz ülküleştirmeye, gücünü mutlaklaştırmaya dayalı olarak neredeyse ikiye ayrılmış bir kalabalıktan, güruhtan, kitleden söz ediyoruz.

Bir yanda kendi benini, dolayısıyla iradesini‘ Lider’e ve onun gölgesi işlevi görenlere emanet etmişler var. Diğer tarafta da benini ‘Lider’e, onun simgelediği her şeye karşı koyarak korumaya çalışanlar var. Gözden kaçansa şu: Her iki grup için de belirleyici olan ‘Lider’ce işgal edilmişlik…

Freud bunu hipnoza benzetiyor. Tayyip Bey ve onun tayin ettiği gölge kişilikler, tarih sahnesinde yer almış benzeri tüm liderler ve ekibi gibi büyük hipnozitörler, toplum ruhsallığının işgalcileridir. Ruh işgalcileri…

Hipnoz boşluk kaldırmaz

cemal dindar
Cemal Dindar

Medya üzerinden nasıl bir işgal görebiliriz?

Neredeyse tüm medyanın işgal edilmesi, hipnoz sürecinin garanti altına alınmasından başka bir şey değildir. Ve şunu unutmamak gerekir, hipnozda asıl önemli olan söz değil biçimdir.

Tayyip Bey, şimdi pek takip etmiyorum, bir ara kitap dolayısıyla çok çalıştım, kitlesine seslenirken en sık bakış talep ediyordu. “Bakınız…” Bir hipnoz cümleciğidir bu. Televizyonun gücü de dinlenmesinden değil, seyredilmesinden gelir… Bir de şansları şu oldu sanırım: İdeolojik gövdeyi dinsel söylem oluşturuyor ve dinsel yaşantı büyük kalabalıklar için öncelikle ritüelde buluşmadır. Dolayısıyla bir hipnozitör için bulunmaz nimette bir alandır.

Öte yandan bir kadro olarak içinde bulundukları vaziyet Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’indeki ‘Büyük Engizisyoncu’ bölümüne fena halde uyuyor. Bilinir, o bölümde İsa peygamber nihayet yeryüzüne bir Mesih, kurtarıcı olarak gelir. Kilise babaları ise “Sana lüzum kalmadı, biz burada düzenini kurduk zaten” diye onu gökyüzüne iade eder.

Bir de şunu derler kabaca: “Şimdi özgürlük filan deyip insanları huzursuz edeceksin. Oysa insanların istediği tek şey ekmek ve bununla mutlular. Biz de bunu veriyoruz onlara.” 

Yola çıkışımız biraz da kendi üzerimizden oldu. Mesleki mecburiyetten ötürü haber kanallarını takip ediyoruz. Ama konuşmalardaki ifadelerin anlık reaksiyonuna baktığımız zaman geniş bir kitlenin de en azından -ortalama üç buçuk saat- diye tahmin ettiğimiz bu sürenin bir kısmına maruz kaldığını da görebiliyoruz.

erdogan fetih4
Fotoğraf: Reuters

Hipnoz boşluk kabul etmez ki! Bilinç devreye girdiğinde hipnoz biter. Bilinç devreye girdiğinde “Ben buradayım” demeye başlar ve ‘Lider’le ya da hipnozitörle, kitle ruhsallığında grupla kaynaşmanın yerini ayrışma alır. Sözün içeriğinin önemsizleştiği durumlardan söz ediyoruz. Kabataş vakası başta olmak üzere, sözün içeriğinin, yani gerçek mi yalan mı olduğunun bir önemi olsaydı hala bu kadrolarca mı yönetilirdik!

Sanırım Tayyip Bey’in ve kadrolarının özellikle Gezi ve 17 Aralık süreçlerinde çok iyi öğrendikleri, fakat onun karşısına yerleşenlerin hala iyi anlamadıkları hakikat de bu. Biçim hiyerarşik bir düzende korundukça ve katılaştıkça bildirinin içeriğinin önemi azalır. Başkanlık, yani ‘tek adamlık’ talebinin bunca iştahla istenmesi de bu siyaset pratiğiyle ilgili…

Anahtar kavram ‘sağlam irade’

saglam irade
Fotoğraf: DHA

Gezi gibi büyük bir toplumsal olaydan sonra Erdoğan -siyaseten kabul edilebilecek- bir yol tercih etti ve mitinglerini sıklaştırdı. Uzmanların ‘algı yönetimi’ olarak da adlandırdığı bu yolla fikirlerini daha fazla söylemeye başladı, gündemi bir süreliğine değiştirebilecek ifadeler ve söylemlerde bulundu. Siz bir psikiyatr olarak bu süreci nasıl izlediniz? Süreç size ne tür gözlemler yaptırdı?

Gezi Direnişi ve sonrasında yaşadıklarımız buraya değin sözün ettiğimiz ruhsal dinamiklerin bir iktidarı savunma düzeneğine katı bir biçimde dönüşmesi süreciydi. Anahtar kavram da ‘sağlam irade’ oldu.

Kastedilen elbette ‘Lider’in iradesiydi, daha doğrusu ‘Lider’in kişiliğinde temsiliyetini bulmuş despotizmdi. Tam da sağlam irade posterlerinin şehre asıldığı günlerde, sanki bunun asıl göstergesiymiş gibi Taksim 1 Mayıs alanına boydan boya beton döküldü.

En son Davutoğlu’nun iradesizleştirilmesinde de gördük, içeride veya dışarıda ‘Lider’‘i karşısına almış ya da alma olasılığı belirmiş her türlü irade odağını ‘geçersizleştirmek’, Türkiye’deki mevcut yönetim anlayışının çekirdeğine yerleşen arzu. Hiç de öyle imanla, sevgiyle, kardeşlikle buluşan bir güdülenmeye bağlanmıyor bu arzu.

Ayakta kalmak için yıkıcılığa, saldırganlığa yapışmış durumda. Şu ‘sağlam irade’, yahut da ‘Lider-Yüce Millet’ diyalektiğinin ayakta kalması, gerçekten sağlam olduğu yanılsamasını sürdürebilmenin tek koşulu vardır: Sürekli sunağa kurban vermek.

Eski efsanelerde düzenli bir şekilde kurban isteyen dağdaki dev misali… Adalet ve Kalkınma Partisi içindeki kadroların önemli bir kısmı ‘potansiyel kurban’ olduklarını seziyor bence.

Bahsettiğiniz sezme durumunu nasıl bir gerçekliğe dayandırıyorsunuz?

yeni turkiye davutoglu
Fotoğraf: Reuters

Artık seziyor olmalılar çünkü en son gözlerinin önünde bir başbakan kurban ediliş töreni gerçekleşti. Parti, hem ‘Lider’ hem de kadrosu için zaten bir ‘Yeni Türkiye’ modeli.

Suruç’ta, Ankara’da, Sur’da, İstanbul’da gördük ki parti dışında kalanlar ise kurban bile değiller. Çünkü kurban, bilindiği gibi etimolojik olarak akrabayla ortaktır ve yine de değerlidir. Partiye katılmayanlara ayrılan konum ise kendi yurdunda mültecilik ve ‘potansiyel hainlik’, giderek yok sayma ve yıkmadır. Bu tür despotik siyasi projelerin sonuçlarına dair insanlığın yeterince deneyimi var.

Değeri yıkmanın yollarından biri önüne ‘yeni’ eklemek

‘Yeni’ ön takısından bahsediyorsunuz. ‘Yeni Türkiye’ söylemi başta Erdoğan olmak üzere iktidar mensupları tarafından bir süredir kullanılıyor. Ucu son derece açık bir tanım olarak geliyor bana. İnsanlarda ‘yeni’yi hissetme hali nasıl bir etki bırakıyor? Bir kırılmadan söz edebilir miyiz?

‘Yeni’ ön takısı, bizim düşün dünyamıza en baskın biçimde neoliberalizmle, yeni-liberalizmle girdi.

Sonraki ‘yeni’lerin büyük çoğunluğu Türkiye’nin neoliberalizmle buluşması ve imtihanının türevleri. ‘Yeni-Osmanlıcılık’ biliyorsunuz ‘Yeni Türkiye’ söyleminden önce revaçtaydı. ‘Yeni-Osmanlıcı’ tezlerin Türkiye’de politik psikolojide, psikanalizde ve özellikle psikanalizle politik psikolojinin buluştuğu kavşakta nasıl iştahla ve bu iştahın ölçüsüzlüğünce kaba bir şekilde işlendiğini görmek için çok uzağa değil, üç beş yıl öncesine gitmek yeterli.

Neoliberal tarih anlayışının insan bilimleri ve ruhsallık alanına monte edilmesinde ‘Yeni-Osmanlıcılık’ bir maymuncuk gibiydi. Bu tezlerin siyasete uygulanmasının sonucunu hep birlikte yaşıyoruz: ortalık kan gölü.

‘Yeni’ ön takısı ‘Türkiye’ye nasıl evrildi?

‘Yeni Türkiye’ adlandırması, yine neoliberalizmin ve onun bu coğrafyada ‘Yeşil Kuşak’ benzeri siyasi projelerinin tam anlamıyla felaketle sonuçlandığı bir süreçte, bu projelerin uygulayıcısı sağcılığın nasıl bir politik patoloji olduğunun tablosu gibi…

Kitaba da bu yüzden “‘Yeni Türkiye’ Sendromu” adını verdim. ‘Yeni’ ön takısıyla ilgili en azından şu tezi paylaşabiliriz: Önüne geldiği liberalizmde, önüne geldiği Osmanlı’da, önüne geldiği Türkiye’de, değer olarak ne yaratılmışsa onu değersizleştirme, bellekte ne birikmişse silme işlevinin takısıdır.

Değer taşıyan bir kavramı yıkmanın yollarından biri de önüne ‘Yeni’ eklemektir. ‘Yeni Türkiye’ söylemi Türkiye’de neoliberalizmin, Yeni-Osmanlıcılık benzeri düşlerin ve Türkiye’nin 1970’lerden beri maruz bırakıldığı sağcılığın çıkmaz bir halde olduğunun resmi.

Toplumsal bunama halini nasıl anlatıyorsunuz? Bunun ne denli içindeyiz? Alametleri görülebiliyor mu rahatlıkla?

‘Yeni Türkiye Sendromu’ için Türkiye’deki bellek yıkımını belirleyici ‘ana belirti’ olarak görüyorum ve bunu tıptan ödünç aldığım bir kavramla, ‘bunama’ olarak adlandırıyorum. Bu bunama halinin epey semptomu yaşandı, yaşanıyor.

En sonuncusunu söyleyebilirim: Bunamayla ilgili ortak duyudaki en bildik resim savaş gazisi dede ile torunlarını buluşturan sahnedir. Dede bir süre sonra yakın bellekten, dün ve bugün olandan hiçbir şey paylaşamazken biteviye savaş anıları anlatmaya başlar.

Kitabın yayınlanışından sonra gelen bir örnek vereyim buna. Adını pek de bilmediğimiz paşa adları duyar olduk. Birden Kut’ül Amare ve Halil Paşa, Afrika Fatihi Emin Paşa benzeri anlatıların gelmesi bile bu bellek yıkımıyla ilgili bence. Yerine bir şeylerin konması gerekiyor belli ki. O dedeye şaşıran torunlar gibiyiz.

Başka ne türden işaretleri var bu bunamanın?

Türkiye, belki de bu coğrafya tarihinin çok az döneminde bunca düşünce ve duygu yoksulluğundan muzdarip. Son 15 yıl içinde, Türkiye tarihi boyunca hiçbir kuşağın sahip olmadığı maddi olanaklarla buluştular.

Ortada ne iyi çekilmiş bir film, ne insana dair ve insan için yazılmış bir roman, ne bilimsel bir katkı var. Düşünceye ve düşünen insana düşmanlık ise had safhada. Cahillik güzellemeleri yapan dekan örneği neyin semptomu ki! Bunamada nihai nokta, bedenin ve onun işlevlerinin yük haline gelmesidir.

Dışkıya güzelleme yapan ünlü profesörler gördük 2015 yılında.

Herkes Tayyip Bey’de kurtarıcısına kavuşma fantezisini yaşadı

AKP iktidarı döneminden yola çıkarak konuştuğumuzu düşünürsek, 2000’li yılların başında toplum nasıl bir ruh halindeydi? Öngörülmesi mümkün olmayan bu kadar ciddi bir değişime hazır mıydı? Ya da pozisyon alabildi mi?

Yalnız 2000’li yılların başında değil, bir milat vermek gerekirse 1 Mayıs 1977 tarihinden beri Türkiye’de topluma ekilen güçlü lider arzusuyla doldurulmuştu toplum.

erdogan-gul akp kurulus
AKP kurucu kadrosu

Mesela şöyle bir araştırma yapılsa, 12 Eylül’den 2002’ye değin anaakım medyada yazan kalemlerden kaçı, ‘Koalisyon memleketin başına bela’ yazısı yazmamıştır acaba? Yazanların çoğunlukta olduğunu tahmin etmek güç değil.

Halka ezberletilen en büyük korkulardan biri 1970’lere dönmeydi. Bu yıllar kardeş kavgası ve kanla özdeşleştirildi. Zaten kardeş rekabetine tahammülü iyi durumda olan bir kültürümüz yok. Geriye kala kala güçlü lider arzusu kaldı. Tayyip Erdoğan ise o arzuyu temsil eden karşılık.

Bu arzu sadece emeğiyle geçinenlerin değildi. Öncelikle 12 Eylül günlerinde darbeci generali ayetler okuya okuya dolaşan, bu arada cezaevlerinde sosyalistlerin ve milliyetçilerin canına okuyan ordunun arzusuydu.

‘Bi’at ve Öfke’ kitabımda var, Çatalca’da bir çiftlikti sanırım, Tayyip Bey’in sermayedarla buluşup görücüye çıktığı yer. Hepsinden önce sermayenin arzusuydu. Liberalleri, liberal sol grupları hiç saymıyorum. Herkes Tayyip Bey’de kurtarıcısına kavuşma fantezisini yaşadı. Felaket ise Lacancı bir görüyle söylersek, ‘fantezinin gerçekleşmesi’ydi. Altından gerçekten ‘güçlü lider’ çıktı ve herkese hizaya geçin demeye başladı.

Adalet ve Kalkınma Partisi bir başlangıçtı, lakin bir sonuçtu da. Özellikle 12 Eylül /24 Ocak Darbesi ile bu topraklarda ne hedeflendiyse AKP o hedeflerin somutlaşmış hali oldu.

Toplumsal bellek çalışmaları neden özellikle 2000’li yıllarda zirve yaptı? Bu durumu nasıl okuyabiliriz?

Kimlik, bir gereksinimdir. Amenna. Fakat doğduktan sonra edinilenlerle değil de kan bağıyla içine doğulanlarla kendi kimliğini tarif etmek öne çıktı. ‘Yer bağı’ ile ‘kan bağı’ arasındaki gerilimin kurucu ruhsal gerilimlerden olduğunu düşünüyorum.

Yurttaşlığın değerden düşürülmesiyle kan bağına dayalı kimliklerin parlaması arasında bir bağ olsa gerek. Toplumsal bellek çalışmalarının belirleyeni benim izlediğimce daha çok kan bağına dayalı gruplarla ilişkisinde oldu.

Bir de, bizi ötekine bağlayan bir hikayeyi örselemek, geçersizleştirmek istiyorsak bireysel acıları öne almak işlevseldir. Amerikan kültürünün önemli bir öğesidir ve Hollywood taktiği diyebiliriz buna.

Havana’dan Miami’ye kaçmak isteyen bir ailenin yaşadığı zorlukları öyle bir anlatırsınız ki ortada ne o ailenin Batista işbirlikçiliği kalır, ne Havana’da kalmalarını imkansız hale getiren süreç. Geriye bir şey kalır, Fidel Castro’nun nasıl zalim biri olduğu. Böylece hikaye tersine de çevrilmiş olur.

Sanırım 2000’li yıllarda bu alanın önü destekler ve yönlendirmelerle açıldı. Bir de şunu söyleyebiliriz: İktidarlar için bulunmaz nimettir, toplumsal çalışmaların güncel eşitsizliklere, haksızlıklara, hukuksuzluklara değil geçmişteki acılara odaklanması.

Niçin bulunmaz nimettir? Çünkü muktedire histerik bir siyaset sahnesi kurma imkanı verir.

Milli Görüş, bu muhiti taşıyamaz

erbakan erdogan
Erdoğan ve Necmettin Erbakan

‘Yeni Türkiye’de artık nurtopu gibi bir ‘yerli ve milli’ söylemimiz var. ‘Yerli ve milli’ ifadesi toplumsal kapalılığı ve bir içe dönüşü çağrıştırıyor ilk bakışta. Toplum böyle bir anlayışa ne gibi bir reaksiyon verebilir?

Bu ‘yerli ve milli’ söylemi bana göre bir çaresizliğin, düşünsel yetersizliğin, Oscar Wilde dendiğinde akla kırmızı halı gelmesinin işareti. Pek de önemli değil. Unutulur gider.

Unutulup gider ve bunun en önemli nedeni, bu kadroların temel taşı sayılan Milli Görüş’e dönme şansları yok. Erbakan Hoca’nın Tayyip Bey’e söylediği rivayet edilen son sözlerini hatırlayalım: “Yeni muhitiniz hayırlı olsun.” Milli Görüş, bu muhiti taşıyamaz. Tersi de doğru.

Bu söylemin çıkışı Kürt siyasetinin yasal siyaset sahnesinde parlamasına denk düşüyor ve AKP içindeki ve tabanındaki Kürtlere de yönelik olduğunu düşünüyorum. Öte yandan bu içe kapanma, söylediğim gibi, tercih edilen bir siyasi pratik olarak yaşanmıyor ki. Çaresizce yaşanıyor.

Tiranlar kardeşler arasından çıkar

Başladığımız yere dönecek olursak, liderlerin söylemlerini sizin deyişinizle ‘sözlü bir hikaye’ye benzetebiliriz. Zaman değiştikçe bu hikayelerin bazen aynı konu üzerinde farklı ‘düşmanlar’ ya da ‘hedefler’ üreterek yeniden düzenlendiğini görüyoruz. Liderin sözünün zamanla değişme durumu bizde nasıl bir his uyandırıyor?

Juliet Mittchell’ın altın kural değerinde bir tezi var: Tiranlar kardeşler arasından çıkar. Bunun Fransız Devrimi’ndeki karşılığı “Devrim çocuklarını yer”dir.

Sağcılıktaki karşılığı ise en donmuş haliyle faşizmdir ve faşizm hemen hep ‘Lider’e odaklanarak okunur, oysa öbür yüzü iradesi gasp edilmiş halktır. Türkiye’ye dönersek ve ‘Kardeşlere nasıl bir his kalıyor?’ sorusunu sorarsak, bu dönemden utanç kalacaktır.

‘Ankara katliamı’nda ölenlerin anısını milli maçta ıslıklayanlara da, Güvenpark’ta çoluk çocuk katledenlere sempati duyanlara da, dün ‘kardeşim’ dediklerine yüz çevirenlere de, hiçbir şey yapmamış olsak da hiçbir şey yapamamış olmamız ve bunlara tanıklığımızla hepimize utanç kalacak.

Kürsüler, sahneler çöker. Tarihte hep olmuştur, çökmüştür. Başta sözünü ettiğim hipnoz dağılır. Umarım o gün içimizde, diğerinin yüzüne bakacak cesareti olanlar hala kalmış olacaktır.

Gezi’de de mesele, üç beş ağaç değildi

En basit ifadeyle, doğanın nasıl bir belleği var? ‘Doğaya zarar’ düşüncesinin örtbas edildiği bir Türkiye’ye bakarak doğa nasıl bir bellek sahibi oluyor ya da değiştiriyor?

3'ncü köprü inşaatı (Fotoğraf: DHA)
3’ncü köprü inşaatı (Fotoğraf: DHA)

Doğanın kendisi en derin belleğimiz. Bizim Aydınlanma ile buluştuğumuz doruk andaki adların başında Tevfik Fikret gelir. Han-ı Yağma şiirini İttihatçılara karşı 1908’den sonra yazar, Aşiyan’a çekilir. Aşiyan, Farsi bir sözcük ve kuş yuvası demek. Türkçe konuşan bir şairin, Batıcılığı bu topraklarda en rafine haliyle savunmuş olanlardan birinin kuş yuvasına çekilmesi…

Ölüm insanda en tabulu kelimelerden biri. Ağza alınmaz pek. Canlıcılık dönemlerinde, her şeyin bir  ruhu olduğu dönemlerde uçmak eylemi kullanılırmış. Kuş da ruhun temsili. Divitçioğlu’nda vardı, kerkek kuşu uçtu. Yüzünü en fazla Batı’ya dönmüş olanlardan biri de şamanik bir eylemle kuş yuvasında ömrünü tamamlıyor.

Doğa içimizdedir ve en derin belleğimizdir. Doğayla özdeşleşmeleri çok daha güçlü olduğu için bunu en iyi kadınlar bilir. Doğa mücadelesinde hep bir ‘Ana Tanrıça’ dirilmesi boşuna değil.

Gezi’de de mesele, bu anlamda üç beş ağaç değildi. Çok daha derinde, bizi ve o ağacı yeryüzünde buluşturan birlikti.

Savaş bir yönetme biçimi haline geldi

Reel siyasetin gerekliliğinden kopup farklı bir zemine oturduğu Türkiye’de toplum ruhsal bağlamda nasıl bir savunma almalı?

Gerçekten siyaset alanı tam bir işgale maruz kalmış durumda. 7 Haziran’dan sonra bu daha da bir ivme kazandı. Suruç’tan, Ankara’dan, Sur’dan gelen fotoğraflar, aynı zamanda siyaset sahnesinin de içinde bulunduğu durumun fotoğrafları. Savaş bir yönetme biçimi haline geldi.

Bir halk olacak mıyız, olmayacak mıyız? Asıl soru bu. Kardeşlik çok örselendi, insanların büyük bölümünün yaşadığı coğrafyaya hürmeti, gönül bağı, yurt sevgisi örselendi. Bunları ne onarır? Başka bir siyaset sahnesi ve örgütlenme dışında hiçbir şey.

Bu Habil-Kabil kutuplaşması bir an önce sona ermeli. Israrla karşımıza yerleşene seslenen bir dil lazım. Bu dilin görgüsü bu topraklarda var. Yunus gibi.

Bir de Türkiye’de burjuvaziye şunu hatırlatacak dinamikler olmalı: Burası ara sıra uğrayıp yarıcıdan payınızı aldığınız babanızın çiftliği değil, siz de bu halkın bir parçasısınız…

İnsanlar niyeyse en çok yoksullara öfkeleniyor olup bitenler için. Oysa Aydınlanma, laiklik burjuvaziyle özdeşleşmiş kavramlar değil mi? Bunca değerden düşürmeye karşı burjuva sınıfından bir itiraz mı geliyor?

Kadının kim olduğunu anlamak için Karacaoğlan okunmalı

Özellikle son dönemde sıklıkla dile getirilen umutsuzluk halini gerçekçi buluyor musunuz? Bunu gözleyebiliyor musunuz?

Umutsuzluk duygusu ile her şeyin baskı aracı haline getirilmesi arasında dolaysız bir bağ var. Artık muktedirin dilinden dökülen her söz, eğer kendi hikayesini yüceltme içermiyorsa, ötekinin hikayesini değersizleştirmeyle sonlanıyor. Sonuçta bir yaptırım gibi algılanıyor. Oysa, muktedir kendi dünya görüşüne göre en olağan, olması gerekeni bildirdiğini düşünüyor. Ötekini görmeyen, hissetmeyen bir kibirle…

Kibir ise maruz kalan için en rahatsız edici ruhsal durumlardan biri. Değersizlik, çaresizlik, mutsuzluk… Ne kadar olumsuz duygusal yaşantı varsa hepsini getirebilir maruz kalana. 

Ensar Vakfı’nda yaşananlardan sonra toplumsal refleksle daha sık ‘ortaya çıkan’ cinsel istismar konusunu nasıl karşıladık? Dava kapandı, tek suçlu bulundu, ceza verildi ve bu konu şimdilik gündemin arka planında bir yer buldu gibi. Hayli hassas bir mevzu olduğunu da göz önünde bulunduracak olursak, toplum bu duruma nasıl bakacak? Ya da nasıl bir pozisyon alacak?

Fotoğraf: DHA
Muharrem Büyüktürk (Fotoğraf: DHA)

Ben toplumun bu konuda ciddi bir tepki verdiğini ve mevcut iktidara en ciddi zorlanmalarından birini yaşattığını düşünüyorum. Beden politikaları, yeme-içme, üç çocuk yapma benzeri bildirilerin karşısına  bu cinsel istismarlar ve çocuklara tecavüzlerin bilgisi yerleşti. Üstelik suç mekanı, mevcut siyaset anlayışının özdeşleştiği bir kurumdu.

Ruhsallık alanından öğrendiklerimle şunu söyleyebilirim: Kadını sadece annelikle, üremeyle özdeşleştirir, bunu da kutsallaştırırsanız ve bunun karşısına arzulayan şeytani kadın imgesini yerleştirirseniz sapkınlıklara kapı açıyorsunuz demektir. Bu coğrafyada en az altı yüz yıldır kadının kim olduğunu anlamaları için Karacaoğlan okumalılar.

Toplumsal belleğe yazıldı olup bitenler. Ve bir gün gelecek bu dönem kadının bir kişi olarak değerden düşürülmesi ile birlikte çocuklara yönelik cinsel suçlarla da yazılacak.

Tayyip Bey’in zihinsel dünyası imam hatip lisesinin duvarlarıyla sınırlı

Erdoğan’ın sıklıkla başvurduğu ‘şehit edebiyatı’nı nasıl anlamamız gerek? Son örneğini “Ciğerimiz kan ağlıyor ama her şeyin bir bedeli var. İlk insanla başlayan bu mücadele kıyamete kadar sürecek” sözleriyle verdi…

erdogan sehit cenaze1
Fotoğraf: DHA

Bana öyle geliyor ki siyaset bilimi için de önemli bir ders var burada: Siyasi projelerin toplumların kaderini belirleyecek güce eriştiği dönemlerde o kaderin ne olduğunu anlamak için projenin ana ideolojik söyleminin dayandığı kök metinlere bakmak gerekliliği…

Tayyip Bey’in siyaset dünyası son 15 yılda küresel boyuta ulaşsa da zihinsel dünyası hala ilk gençlikte geçtiği ve “Bana beni kazandırdı” dediği imam hatip lisesinin duvarlarıyla sınırlı. Türkiye’ye uzun zamandır giydirilmek istenen gömleğin ana rengini de bu liselerde üretilen dinsel ideoloji belirliyor.

Siyaset bilimi için önemli derse gelince… Kutsal zamanda kronoloji nasıldır? Cennetteydik. Kadının baştan çıkarıcılığı başımıza dert oldu, kovulduk. Yeryüzündeki ilk trajedi nedir? Kardeş katli. Yani Kabil kardeşi Habil’i öldürdü. Bu anlatıya göre hepimiz bir katilin, üstelik kardeşini katleden bir katilin çocuklarıyız. Cennetten kovulma, kardeş katli, arada atlatılmış tufan ve nihayet oğul kurbanı.

İbrahimi imanın şartı. Aklına yatmasa da, emre itaat. Tam bir teslimiyet. Bunun sınandığı sahne de oğul kurbanı. İbrahim peygamber, bize göre İsmail peygamberi, Tevrat’taki anlatıya göre İshak peygamberi bu tam boyun eğmenin, bi’atın, teslimiyetin koşulu olarak kurban etmeyi kabul etti. Sonrası bilinir…

AKP döneminin güçlü bir şekilde dinsel ideolojiyle belirlendiğinin ve bunun kaderimiz haline getirildiğinin en önemli işaretini, bu kutsal zamanın dünyevileştirilmesinde görüyorum. AB’ye girecektik, ülkede tüm vesayetler kalkıyordu, demokrasinin yeni cenneti olacaktık derken, özellikle kadın bedeni üzerinden yaşam alanlarının yeniden dizayn edilmesi önerileri gelmeye, neyi nerede yiyip içeceğimize karar veren beden politikaları öne çıkmaya başladı.

Hani bir soru var ya, 12 Eylül’de duran kan niye 11 Eylül’de durdurulmadı diye…

Bu dönem için de şunu sorabiliriz: 7 Haziran’da akmayan kan 8 Haziran’da niye akmaya başladı? 8 Haziran’da tam bir bi’at, koşulsuz teslimiyet için bu topraklara yeni bir süreç dayatıldı: Oğul kurbanı dönemi. Şehitlik, dinsel bir kategoridir ve özü oğul kurbanıdır.

Sizin andığınız söz de tuhaf doğrusu. Tayyip Bey, bu topluma dayattığı ideolojik cenderenin kutsal zamanda da nihai noktasını hatırlamış ve hatırlatmış: Kıyamet günü.

AKP iktidarının Erdoğan öncülü olmak üzere başvurduğu kadın söylemine gelelim. Erdoğan son olarak kadınlarla ilgili “Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun, özgünlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır, eksiktir, yarımdır” ifadelerini kullandı…

Yeni sağ kadroların kadına bakışını ve bunun ne türden sonuçları olduğunu  Ensar vakası bağlamında da söyledim. Fakat bu açıklamada çok daha orijinal bir şey var. Cengiz Çandar’ın AKP döneminde söylediği ve benim aklımda kalan doğru sözü “Başbakanlık makamı ‘siyasal psikanaliz’ mevkii değildir” sözüdür ve üstelik bu söz de yanlış çıktı.

Cumhurbaşkanlığı makamı bile, onun deyişiyle siyasal psikanaliz mevkii haline geldi. Araya reklam almak gibi oluyor kusuruma bakmayın, bu orijinallikle ilgili ayrıntılar ‘Bi’at ve Öfke’ kitabımda var. Kadınlık, annelik, yarımlık meselesinde bana öyle geliyor ki, kişisel bir ihtiyaçtan kaynaklanan anne yüceltmesi de var. 2006 Isparta İl Kongresi’nde bir konuşma yapıyor Tayyip Bey ve şunları söylüyor: Her şeyden önce çocuğun annesi kim hikayesi var ya, sahte anneler de çıkabilir. Ama bir de gerçek anneler var. Bu çok önemli.”

Yine 2006 yılında, Tempo dergisinde yayınlanmış bir Enis Tayman haberi var… Tayyip Bey’in köylüleriyle konuşuyor Tayman. Bulduğu ise şu: Ahmet Reis, Tayyip Bey’in Kasımpaşa’ya taşınan ve emeğiyle bir hayat kuran babası, daha köyündeyken çocuk yaşta evlendiriliyor. Çocuğu olmuyor. Başka bir kadınla evlendiriliyor, yine çocuğu olmuyor. Sonra kocası savaştan dönmemiş Havuli ile evlendiriliyor. Havuli Anne, Tayyip Bey’in üvey ağabeyleri Hasan Bey’i ve Mehmet Bey’i doğuruyor. Ahmet Reis, sonra Tenzile Hanım ile evleniyor, onu yanına alıp İstanbul’a geliyor ve bir hayat kuruyor.

Tenzile Hanım, Tayyip Bey’in annesi ve Tayyip Bey, Tenzile Hanım’ın seçtiği kurtarıcı oğul. 2006 yılında Isparta İl Kongresi’nde sahte annelerden bahsettiği o konuşma medyada ‘Erdoğan bu çıkışı kime yaptı?’ diye manşet oluyor. Bu konuşmayı yapmadan dört-beş gün önce Tayyip Bey, hastanede yatan, Havuli anneden olma Hasan Bey’i, üvey ağabeyini ziyaret ediyor ve görüntü alan kameramanlara izin verilmiyor.

Yarım kadınlar, sahte anneler derken siyasal psikanaliz belli ki devam ediyor, bizler bir kişinin öyküsünü toplumsal kaderimiz gibi yaşamaya zorlanıyoruz.

Geriye Rıf’at Efendi’nin güzel gazelini terennüm etmek, bulursak Kazancı Bedih’ten dinlemek kalıyor:

“Perişan halime hiç kimselerden olmadı imdad

Benim arz etmediğim şah vezir pâdişah kaldı