Prof. Atalar: Işın tedavisinde radyasyon korkusu 'yersiz'

Radyasyon korkusu, kanser hastalarının radyoterapiden (ışın tedavisi) kaçınmasına yol açıyor. Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Banu Atalar, radyoterapinin gelişmiş teknolojiler sayesinde çok daha hassas, güvenli ve etkili olduğunu belirterek, “Korku yersiz” dedi.

Fotoğraf: AA

Radyoterapi, kanser hücrelerini yok etmek veya büyümelerini durdurmak için yüksek enerjili ışınların (X-ışını, proton vb.) kullanıldığı bir tedavi yöntemi. Kanser hücresinin DNA’sını hedef alan bu yöntemde, sağlıklı dokular korunarak tümöre odaklanılıyor. Acısız olan radyoterapide hastalar tedavi sırasında hiçbir şey hissetmiyor. Genellikle ayaktan uygulanıyor ve hastalar günlük yaşamlarına devam edebiliyor.

Ancak yöntemin ‘radyasyon‘u kontrollü de olsa kullanması hem hastaları hem de bazı hekimleri tedaviden uzak tutuyor.

Amerikan Radyoloji Koleji’nin (American College of Radiology – ACR) Onursal üyelik (Honorary Fellow) ödülü verdiği Atalar, Diken’in radyoterapiyle ilgili sorularını yanıtladı.

Prof. Dr. Banu Atalar.

100 yılı aşkın süredir kullanılan radyoterapinin birçok kanserde yaşam süresini ve tedavi başarısını artırdığını belirten Atalar, “Radyasyon insan sağlığına zarar verir ama sadece hastalıklı dokuya yönlendirerek oradaki kötü hücrelerden, tümörlerden kurtulabilmek mümkün” dedi.

Kanser hastalarının yaklaşık yüzde 60–70’i tedavi süreçlerinin bir aşamasında radyoterapi alıyor. Atalar, bu nedenle radyoterapinin cerrahi ve kemoterapi ile birlikte modern kanser tedavisinin üç temel ayağından biri olduğunu vurguladı: “Tümörü tamamen yok etmek, cerrahi öncesi tümörü küçültmek, cerrahi sonrası kalan hücreleri temizlemek, ağrı, kanama gibi şikâyetleri gidermek (palyatif tedavi) için kullanıyoruz.”

Artık çok daha hassas ve güvenilir

Maalesef insanlık, radyasyonun ‘felaket’e varan etkisini nükleer bombalar ve santral patlamalarıyla tecrübe etti. Bu nedenle gerektiği zaman da çekiniyoruz. Ancak hiç kuşku yok ki radyasyonun tıpta tanı ve tedavi amaçlı kullanımı çok şeyi değiştirdi.

Radyoterapinin güçlü bir tedavi ve tümörleri yok ederek çok faydalı olduğunu hatırlatan Atalar, şöyle devam etti:

“Eski cihazların normal dokuya etkileri, yan etkileri daha fazla oluyordu. Teknoloji geliştikçe radyoterapi uygulaması yapan cihazlar da çok gelişti.

Günümüzde gelişmiş teknolojiler (IMRT, SBRT, MR-Linac, proton tedavisi) sayesinde çok daha hassas ve güvenli bir tedavi uygulanıyor. Korkulan yan etkilerin pek çoğu şu anda başımıza gelmiyor. Mesela eski teknolojiyle tedavide hastaların eskiden yüzde 80’inde çok ciddi cilt yan etkisi (yanık vs.) görülürken bugün yüzde 20’sinde bile görmüyoruz.

Tedavi, hastanın genel yaşam kalitesini en az etkileyecek şekilde planlanıyor. Vücudun tamamına uygulanmıyor. Pek çok hastada tek başına ya da diğer tedavilerle kombine edilerek etkili sonuç veriyor.”

Bazı hekimler de önyargılı

Korkuya yol açan faktörlerden biri de radyasyonun kendisinin kanserojen olması. Profesör, kanser tedavisi için kullanılan hedefe yönlendirilmiş radyoterapinin ikincil bir kansere sebep olma olasılığının çok düşük olduğunu söyledi: “Bunun oranı yaklaşık 10 ila 30 yıl içinde yüzde 0,5 ila yüzde 2 civarında. Sisteme girmemesi de aslında çok büyük bir avantaj.”

Sadece hastalar değil, bazı hekimler de radyoterapiden ‘korkuyor’ ve önyargılı yaklaşıyor. Atalar, radyasyon onkolojisi dışındaki meslektaşlarının da bu nedenle radyoterapiden çekindiğini aktardı: “Onlara da kendi yaptığımız işin kalitesini ve faydasını ispat etmek zorunda kalıyoruz. On yıl öncesine göre bugün bile radyasyon tedavisi yan etki anlamında çok büyük yol katetti. Gerçekten çok azaldı yan etkiler.”

Radyoterapi saç dökmüyor

Radyoterapiyle ilgili önyargılar ve yanlış bilgiler bazı ‘efsaneler’e de yol açıyor. Terapiyi alanların yoğurt yemesi bunlardan biri. Atalar klinikte rastladıklarını anlattı:

“Radyasyon alanların yoğurt yiyerek toksik etkilerinden uzaklaşacakları gibi bir inanış var.

Radyasyonun yan etkisi sadece yapıldığı yerde görülebilir. Yani hastanın başını ışınlıyorsanız saçı dökülebilir ama kolu ışınlanmışsa saçı dökülmez. Memesi ışınlanan bir hastanın karnı bu nedenle ağrımaz.”

Cihaz her yerde var, önemli olan doğru kullanmak

“Türkiye’nin her yerinde bu gelişmiş cihazlara hastalar ulaşabiliyor mu?” sorusunu Atalar şöyle yanıtladı:

“Türkiye’de cihazlara gerçekten büyük bir yatırım var. O yüzden doğudaki hastaneler de dahil olmak üzere her yerde kaliteli makineler var. Hastalar genellikle 15–20 gün içinde tedaviye alınabiliyor.

Ama cihazın olması kesinlikle çok iyi ışınlanacağı anlamına gelmez. Onu kullanabilecek çok iyi eğitime sahip fizikçi, radyoterapi teknikeri ve mutlaka esas işi yapacak olan hekimlerin iyi bir eğitim alması şart.

Yani cihazı tek başına almak bir işe yaramıyor. Onu kullanacak hekimden teknikere kadar herkesin çok iyi eğitim alması gerekiyor.”

Teknikerlik, medikal fizik eğitimi yeterli mi?

Alanda durum böyle mi? Yeterli sayıda hekim, fizikçi ve tekniker var mı? Yeterli sayıda olduklarını belirten Atalar, şunları söyledi:

“Bunların eğitimleri gerçekten büyük bir dikkatle yapılıyor. Bu alanlarda da pek sıkıntı olduğunu söyleyemeyeceğim.

Ama maalesef çok fazla üniversite var. Hastaneleri olmayan üniversiteler bulunuyor. Bunlar staj gerektiren bölümler. Mutlaka stajlarda bazı şeylerin çok ciddi bir şekilde öğrenilmesi gerekiyor. Bugün hastanesi olmayan tekniker fakülteleri var. Bu durum tıp fakültelerinde bile geçerli.

Tekniker eğitimi iki yıl sürüyor. Ancak pratiklerin uzun ve iyi yapılabilmesi lazım. Bence bu kısa bir süre. Eğitimin dört yıl olmasında fayda var.

Fizik bölümünden sonra iki yıllık lisansüstü eğitimle medikal fizikçi olunuyor. Bu süre de kısa. Üç yıl olması gerektiğini düşünüyorum.”

Türkiye’de yaklaşık 700 radyasyon onkoloğu ve 350 asistan hekim bulunuyor.