Kıbrıs'ta aynı diplomatik hareketlilik neden iki tarafı da tedirgin ediyor?
K

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in son temaslarının ardından adada dikkat çekici bir tablo ortaya çıktı. Müzakerelerde yıllarca karşılıklı oturmuş iki eski baş müzakereci; Rum tarafında Andreas Mavroyannis ile Türk tarafında Özdil Nami, peş peşe kamuoyu önüne çıkarak sürece ilişkin uyarılarda bulundu.

İlk bakışta bu açıklamalar birbirine benziyor gibi görünebilir. Oysa dikkatle okunduğunda iki ismin aynı diplomatik hareketliliği bambaşka gözlerle değerlendirdiği görülüyor. Mavroyannis, federasyonun gevşetilerek konfederasyona yaklaşan bir modele evrilmesinden endişe ederken, Nami yıllarca oluşmuş müzakere birikiminin yeni formül arayışları uğruna riske edilmesinden kaygı duyuyor.

Kıbrıs. Fotoğraf: NASA

Bu nedenle asıl ilginç olan, iki eski müzakerecinin aynı şeyi söylemesi değil; aynı gelişmenin iki tarafın en deneyimli isimlerinde farklı gerekçelerle de olsa benzer bir huzursuzluk yaratmış olmasıdır.

Mavroyannis’in kaygısı açık. Ona göre son günlerde dillendirilen ‘gevşek federasyon‘ söylemi, gerçekte merkezi yetkileri son derece sınırlı, kurucu devletleri ise fiilen bağımsızlaştıran bir modele dönüşebilir. Hatta bunu “konfederasyondan bile kötü” olarak nitelendiriyor. Asıl endişesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde bazı kazanımlar elde etmesi karşılığında federal devletin içinin boşaltılması.

Özdil Nami ise başka bir noktaya dikkat çekiyor. Onun itirazı, modelin gevşetilmesine değil, modelin yeniden tasarlanmaya çalışılmasına. Nami, onlarca yılda oluşan müzakere birikiminin ve Crans-Montana’da ulaşılan yakınlaşmaların yeni formül arayışları uğruna riske edilmemesi gerektiğini savunuyor. Sorunun yeni anayasal modeller üretmekten çok, mevcut çerçeveyi siyasi iradeyle tamamlayabilmek olduğunu düşünüyor.

İlk bakışta birbirine zıt görünen bu iki yaklaşımın ortak bir noktası var: Her iki eski müzakereci de, bugüne kadar oluşmuş müzakere mimarisinin köklü biçimde değiştirilebileceği ihtimalinden rahatsızlık duyuyor.

Bu nedenle asıl soru, hangisinin haklı olduğundan çok, neden her iki ismin de aynı dönemde kamuoyu önüne çıkma ihtiyacı hissettiğidir.

Elbette bu durum, perde arkasında mutlaka yeni bir çözüm planının hazırlandığı anlamına gelmiyor. Holguín’in görevi zaten tarafların kırmızı çizgelerini test etmek, farklı seçeneklerin yaratacağı siyasi reaksiyonları ölçmek ve olası ortak zeminleri araştırmak. Diplomasi çoğu zaman, resmî öneriler sunmadan önce nabız yoklama sanatıdır.

Bununla birlikte son haftalarda özellikle Rum basınında yer alan haberler ve deneyimli müzakerecilerin eş zamanlı uyarıları, BM’nin bu kez yalnızca tarafların yıllardır tekrar ettiği pozisyonları dinlemekle yetinmeyip, tıkanıklığı aşabilecek yeni hareket alanları aradığını düşündürüyor. Burada kesinleşmiş bir öneriden çok, farklı senaryoların taraflarda nasıl karşılık bulacağını anlamaya yönelik bir diplomatik yoklama söz konusu olabilir.

Bunun bir nedeni de değişen uluslararası konjonktür olabilir. Kıbrıs artık yalnızca Kıbrıs meselesi değil. Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti, İsrail’in güvenlik stratejileri, Schengen süreci ve bölgesel jeopolitik gelişmeler adayı çok katmanlı bir güvenlik ve diplomasi denklemine dönüştürmüş durumda. Böyle bir ortamda BM’nin de yalnızca geçmiş parametreleri tekrar ederek ilerleme sağlaması giderek zorlaşıyor.

Ancak tabloyu açıklayabilecek bir unsur daha var. Müzakereler aynı zamanda güçlü bir kurumsal hafıza üretir. Yıllarca masanın başında oturmuş isimler, yalnızca teknik bilgiye değil, sürecin nasıl inşa edildiğine ilişkin güçlü bir sahiplenme duygusuna da sahiptir. Bugün ne Andreas Mavroyannis ne de Özdil Nami müzakere heyetlerinin içinde yer alıyor. Her iki tarafta da liderler süreci büyük ölçüde kendi ekipleriyle yürütüyor. Dolayısıyla yaptıkları açıklamalarda yalnızca teknik kaygıları değil, yıllarca katkı sundukları müzakere çerçevesinin kendi dışlarında yeniden şekillenebileceğine ilişkin doğal bir hassasiyeti de görmek mümkün. Bu, kişisel bir kırgınlıktan çok, uzun soluklu barış süreçlerinde sıkça rastlanan kurumsal bir reflekstir.

Temmuz sonunda yapılması beklenen gayriresmi genişletilmiş toplantının ardından bu tartışmaların daha da görünür hâle gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak bugün asıl dikkat çekici olan, ortada henüz resmî bir öneri yokken iki eski baş müzakerecinin farklı gerekçelerle de olsa aynı diplomatik hareketliliğe tepki vermesidir.

Belki de bu durum, Holguín’in gerçekten yeni bir çözüm modeli hazırladığını değil; uzun süredir donmuş görünen müzakere zeminini yeniden yoklamaya başladığını gösteriyor. Diplomasi bazen masaya öneri koymaktan çok, öneri koymadan önce hangi reflekslerin harekete geçtiğini ölçme sanatıdır.

Türkiye’de Kıbrıs tartışmaları çoğu zaman tarafların resmi pozisyonlarına indirgeniyor. Oysa bazen en önemli ipuçları, masada olmayan ama masayı en iyi tanıyan isimlerin açıklamalarında saklıdır. Bugün Mavroyannis ile Nami’nin farklı yönlerden verdikleri mesajlar, henüz bir çözüm planının varlığını kanıtlamıyor. Ama Kıbrıs dosyasında uzun zamandır görülmeyen yeni bir diplomatik arayışın hissedilmeye başlandığını düşündürüyor. Belki de temmuz sonunda yapılacak toplantının asıl önemi de burada yatıyor.

Schengen geliyor, peki Kıbrıslı Türkler neden hâlâ karanlıkta?