Kadir İnanır’ın olmadığı bir dünyaya uyandığımız ilk gün. Yazıyı yazarken ara verip turladığım yerli kanalların çoğunda, anısına, rasgele bir Kadir İnanır filmi dönüyor. Kadir İnanır, ‘Baldız’ filminde Alamancı Hasan rolünde, baldızı Müjde Ar’a âşık oluyor. Aynı esnada başka bir kanalda ‘Hayat Köprüsü’nde bir cinayete tanıklık eden gemi mühendisi rolünde, yaralı Sibel Turnagöl’ü hastaneye taşıyor.
İki film arasında 10 yıl var aşağı yukarı sanırım. Farklı yaşlarda, farklı mesleklerde pek çok Kadir İnanır günümüz ekranında dönüp duruyor. Sosyal medya İlyas’ın gönülçelen, Fuat’ın kendine yenik, Karadağlı Rıza’nın katil, aşık ve merhamet bekleyen ‘bakış’ıyla dolu. Kadir İnanır zihnimizin, imgelemimizin ve ekranın her yerinde ama artık dünyada değil. Kim inanır buna. ‘Ancak Kadir İnanır.’

‘Çok komiksin Azrail, Kadir İnanır ölür mü?’ demek isterdim ama o espri bir şairin ölümüne ait. Kadir İnanır’la ilgili çocukluğumuzdan beri duyduğumuz bu yaygın şaka ise onun imgesinin kültürün her alanına nasıl nüfuz etmiş olduğunu çok iyi anlatıyor. Yıllardır dolaşımda olan bir günlük şakaya, bir örgü modeline girmiş yıldız, ölümsüzdür çünkü ‘aramıza inmiş’ ve oradaki yerini sabit kılmıştır çoktan. ‘Türkan Şoray kirpiği’, Kadir İnanır şakası.
Yaklaşık üç yıl önce Ömer Kavur’un ‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’ üzerine bu yazıyı yazmış, filmin hafızamda bıraktığı o tek cümlenin peşine düşmüştüm: ‘Mutluluk yanımızdan gelip geçti.’ O cümlenin yalnızca bir kadın ve bir erkeğin yarım kalmış aşkını değil, Türkiye’nin kendine anlattığı en hüzünlü hikâyelerden birini çok iyi özetlediğini düşünmüştüm.
Bizim sinemamızda kadın ve erkek birbirini çoğunlukla derhal ve tutkuyla sever ama hayat onları başka yönlere savurur. Mutluluk gelir, tam dokunacakken çekilir gider. Önlerinde aşılmaz engeller olduğu için değil. Yeşilçam’ın ‘en iyi aşk, imkânsız aşk’tır formülünden biraz olsun yakayı sıyırdıklarında bile, çoğu zaman içlerinde taşıdıkları prangalar yüzünden. Sınıf, aile, gurur, erkeklik, yoksulluk… Bizim aşk anlatımızda kadın ve erkeğin önüne çıkan asıl engeller çoğu zaman dışarıda değil, içlerindedir.
‘Vesikalı Yarim’le ilgili bir başka yazımda, filmlerin büyük etkiyle dahil olduğu bu aşk anlatısından şöyle söz etmiştim: Tutulma, çarpılma, bir imgeye vurulma, kaçanı kovalama, incinmelere doyamama, incitene daima kalpte bir yer bulurken değer verene asla değerini verememe… Toplumun ve kültürün bize ‘aşk’ diye, sevgi diye bellettikleri genelde bunlar… Bir müzmin yaralanma bilgisi…
‘Yanlış aşk doğru yaşanmaz’ belki ama Kadir İnanır işte bu kırık aşk anlatısının en güzel yüzlerindendir; daima öyle olacak. The Walkabouts’un çok sevdiğim ‘Lazarus Heart’ şarkısının şu dizesi nasıl yakışıyor Kadir İnanır’ın bakışlarına: ‘Yaralarını sevdim, elbiseme çok uyuyor.’
Sinemaya sevgimle birlikte çocukluktan kadınlığa evrilen şahsi hikâyemin farklı noktalarında Kadir İnanır imgesi benim için farklı anlamlar ifade etti. Çoğunlukla da arzu ile tahakküm, âşık olmakla kendin olmak arasında, sık sık kendi içimde tartıştığım bir erkeklik tahayyülünün, o cazip ve kırıcı olduğu kadar da kırılgan Alfa’nın etkili bir temsilcisi olarak.
Sözgelimi evet ‘sevgi emektir’ ama o gönülçelen İlyas dururken Cemşit’e âşık olun(a)mayacağını da her kadın bilir. Belki de sorun bir kadını kutsal annelikle arzusu arasına hapsederken erkeği de ya ‘arzu uyandıran kötü çocuk’ ya da ‘güvenli baba’ rolüne sabitleyen olağanlaştırılmış arzu rejiminin kendisidir.
Hayatsa bu kalıplara sığmaz, dolayısıyla sanat ve iyi kurulduğunda karakter ve gerçek hayattaki star da sığmaz. İyi kurulmuş, gerçek karakterleri katı bir şeyi tanımlar gibi tanımlayamayız; gri alanlarda onlarla kendimiz ve hayatla ilişkimizi hep yeniden ve yeniden sorgularız.
Sayısız film ve karakteri sığdırdığı filmografisine rağmen Kadir İnanır benim için öncelikle ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ın İlyas’ı ve ‘Kırık Bir Aşk Hikayesi’nin Fuat’ı olarak kalacak.
Kadir İnanır’ın oynadığı bu erkekler yalnızca yakışıklı âşıklar değildi. Hep biraz geç kalmış adamlardı. Hayata, kendilerine, sevdikleri kadınlara, erkek olmakla sevmek arasındaki çizilmiş cinsiyet sınırlarına, bazen de cesaretlerine… Bu nedenle en etkileyici filmlerini düşündüğümüzde aklımıza ilk gelen şey zafer değil, burukluk oluyor. ‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nde de, ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’da da, ‘Bir Yudum Sevgi’de de, eksik kalan yalnızca bir ilişki değil. Başka türlü yaşanabilecek bir hayat ihtimali. Belki de Kadir İnanır, Türkiye’de en çok o ihtimalin yüzü oldu.

Zoru seçmek: Bir yıldızdan fazlası
İlginçtir, aslında zoru seçti. Elindeki malzeme onu çok kolaylıkla bambaşka bir yere taşıyabilirdi.
Dünyada örneği çok az olan, belki ancak Marlon Brando’yla karşılaştırılabilecek o, kameranın ilk anda teslim olduğu güçlü maskülen varlığına eşlik eden olağanüstü yüz… O kırabildiği ölçüde de kırılgan olabilen bakış, neredeyse fiziksel bir enerjiye dönüşen karizma, ses, yürüyüş… Yerli sinema böyle bir figürden onlarca kolay kahraman çıkarabilirdi. Yalnızca yakışıklılığına yaslanan, aynı karakteri tekrar eden, kendi efsanesinin içinde dolaşan bir yıldız olarak kalabilirdi.
Bambaşka bir yol seçti ve bunun içinde dönüştü, değişti. Kadir İnanır’ı farklı kılan en önemli şey de bu bence.
Yeşilçam’ın yıldız sistemi, oyunculara büyük ödülü verir ama aynı zamanda onları tek bir kimliğe hapseder. Seyirci aynı yüzü yeniden görmek, yapımcı aynı karakteri yeniden üretmek ister. Salt o zaman değil, artık sinemaya, TV’ye ve yıldız olmaya dair pek çok şeyin değiştiği günümüzde bile birçok yıldız zamanla kendi karizmasının tutsağına ve nihayetinde karikatürüne dönüşür.
Kadir İnanır öyle olmadı. Atıf Yılmaz’ın, Zeki Ökten’in, Şerif Gören’in, Ömer Kavur’un birbirinden farklı dünyalarında dolaştı. Toplumsal gerçekçi sinemadan melodrama, politik filmlerden ana akıma uzanan geniş bir filmografide hep yeni bir oyunculuk imkânı aradı. Elindeki büyük yıldız gücünü güvenli bir tekrar alanına dönüştürmek yerine, oyunculuğunu geliştirecek yönetmenlerin ve projelerin peşinden gitti. Geriye dönüp baktığımızda yalnızca çok sevilen bir jön değil, sinemayı gerçekten ciddiye almış bir aktör görüyoruz.
Mukayese ya da mukayese edilemezlik

Kadir İnanır aynı zamanda bir mukayesedir. Ya da mukayese edilemezlik. ‘Dila Hanım’da Türkan Şoray’ın karşısına zeybek oynayan bir başka erkek starı koymayı hayal edin. Bunu yapamıyorsunuz. Bunca insanı peşinden sürükleyen o ‘tanıdıklık’ hissine rağmen bu benzersiz olma hâli işte, pek az yıldıza nasip oluyor. Günümüzün de pek çok cazip ya da iyi erkek oyuncusu var ama içlerinden yine bir Kadir İnanır düşünemiyorsunuz. Belki de ‘yıldız’ dediğimiz şey tam buradan doğuyor: Bir dönemin ortak hayal gücünü üzerinde toplayabilmekten.
Kadir İnanır’ın kariyerine yalnızca bir oyuncunun filmografisi olarak bakmak eksik kalıyor. Onun sinemadaki serüveni aynı zamanda Türkiye’nin erkeklik tahayyülünün de dönüşüm hikâyesi.
1970’lerin Kadir İnanır’ı Yeşilçam’ın büyük yıldızlarından biridir. Karizması, yakışıklılığı, fiziksel gücü ve ekrana hâkimiyetiyle dönemin erkek star idealini temsil eder. Ama daha o yıllarda bile o erkeklik yalnızca güçten ibaret değildir. Sevmenin, kaybetmenin, vicdanın ve fedakârlığın yükünü de taşır. Güçlüdür ama duygusuz değildir.
1980’lere gelindiğinde Türkiye değişirken Kadir İnanır’ın sineması da değişir. Darbenin, yoksullaşmanın, göçün ve toplumsal çözülmenin gölgesi filmlerine düşer. ‘Bir Yudum Sevgi’, ‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’, ‘Derman’, ‘Yılanların Öcü’ gibi filmlerde oynadığı erkekler artık yalnızca âşık ya da kahraman değildir. Sınıfın, yoksulluğun ve toplumsal baskının yükünü omuzlarında taşıyan insanlardır. Erkeklik ilk kez yalnızca iktidar ve imtiyaz alanı değil, aynı zamanda bir yük olarak görünmeye başlar.

Kırılganlığın karizması, bir ülkenin erkeklik hikâyesi
Bugün dönüp baktığımızda Kadir İnanır’ın temsil ettiği erkeklik üzerine yeniden düşünmek gerçekten de erkeklik tahayyülünün dönüşümüne de bakmak anlamına geliyor. Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin en maskülen imgelerinden biri oldu. Ama bugün aynı filmlere yeniden baktığımızda başka bir şey görüyoruz. Kadir İnanır’ın büyük oyunculuğu güçlü erkekleri oynamasında değil, o gücün içindeki kırılganlığı görünür kılabilmesindeydi. Onun erkekleri bekleyen, yanılan, kaybeden erkeklerdi. Sevdikleri kadının karşısında küçülebilen, kaybettiklerinde yıkılan, bazen yalnızca susarak acısını taşıyan erkekler. Karizmaları duygularını bastırmalarından değil, onları taşıyabilmelerinden geliyordu. Karakterlerini trajik kılan yan da buydu.
Kadir İnanır’ın kariyeri boyunca değişen yalnızca Türkiye değildi. Erkeklik anlatısı da değişiyordu. Filmografisi bu dönüşümün en canlı kayıtlarından biri gibi okunabilir. 70’lerde karizma ve fiziksel güçle özdeşleşen erkeklik, 80’lerden itibaren sınıfın, yoksulluğun vicdanın ve giderek değişen dünyanın yükünü taşımaya başladı. Bu nedenle Kadir İnanır’ın en iyi filmleri aslında bugünü de anlatıyor.
Günümüzdeyse, gelişen tüm imkânlara rağmen popüler kültürün ‘jön’ erkeklik anlatısının büyük ölçüde başka bir yere savrulduğunu görüyoruz. Dijital dünyanın hızında erkek karakterler giderek daha çok performans sergileyen figürlere dönüştü. Güçlerini sessizliklerinden ve bastırdıklarından değil, gösterilerinden alıyorlar. Kırılganlık çoğu zaman zayıflıkla karıştırılıyor, öfke ise karakter derinliğinin yerine geçebiliyor. Elbette günümüzün erkek karakterlere sağladığı pek çok geniş imkân da var ama bunların çoğu hâlâ gerçekleştirilmeyi bekliyor bence.
Kadir İnanır’ın en iyi filmleri nostaljik olmaktan çok, bugüne dair de bir şey söylüyor. Çünkü onun temsil ettiği erkeklik, salt tahakküm kuran bir erkeklik değildi. Kendi erkekliğinin altında ezilen, incitirken aynı zamanda incinen, dönüşmesi gereken ve nihayetinde dönüşebilecek bir erkeklikti.
‘Selvi Boylum Al Yazmalım‘ın İlyas’ını unutulmaz kılan yalnızca yakışıklılığı değildir. Kusurlu oluşudur. Kendini hemen sevdirirken karşılığında sevmeyi geç öğrenmesidir. Hayatın bazen tutkudan daha büyük olabilmesidir.
‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nde insanlar mutluluğu kaybetmezler; ona yetişemezler. Mutluluk ‘şimdi’ye ait bir duygu değil, baştan kaçırılmış bir olanaktır çünkü; şimdi hep çok geçtir. ‘Bir Yudum Sevgi’de sınıfın yükü vardır. ‘Med Cezir Manzaraları’nda olanca gücü ve narsisizmi yarasını örtmeye yetmeyen bir Alfa’dır.
‘Kadir’ her şeye gücü yeten anlamına gelir ve oynadığı karakterler ismine tezat, farklı farklı biçimlerde, hep kaybeder.
Kadir İnanır’ın en iyi filmlerinde karakterlerin omuzlarında görünmeyen yükler taşınır. Belki bu nedenle onun yüzünde yalnızca büyük bir yıldızın karizmasını değil, yenilginin asaletini görürüz.
Kadir İnanır’ı inanılır yapan çok önemli bir etken daha var. Bu kadar güçlü bir maskülen enerjiye sahip bir yıldızın, karşısındaki kadın karakterleri gölgede bırakmaya çalışmaması.
Türkan Şoray’ın, Müjde Ar’ın, Hale Soygazi’nin ya da birlikte kamera karşısına geçtiği pek çok kadın oyuncunun karakterleri, onun filmlerinde yalnızca arzu nesnesi değildir. Çoğu zaman hikâyenin etik merkezini onlar taşır. Kadir İnanır’ın yıldızlığı bu alanı daraltmaz. Aksine o kadın karakterlerin güçlenmesine de alan bırakır. Belki temsil ettiği erkekliğin bugün hâlâ sahici görünmesinin nedenlerinden biri de budur. Gücünü, karşısındaki kadını küçültmeye çalışarak kurmaz.
Bir dönem ‘Kadirizm’ diye bir kavram vardı. Bugün hayal etmekte zorlanılacak kadar büyük bir yıldız, Kadir İnanır. Kadınların taparcasına hayran olduğu, erkeklerin yürüyüşünü, bakışını, ses tonunu taklit ettiği bir fenomen. Türkiye’nin peşinden en rahat sürükleyebileceği erkek figürlerinden biri olmuş, uzun bir dönem boyunca.
Şimdiden bakınca asıl dikkat çekici olan bu kadar büyük bir yıldız olması değil, o yıldızlığın içinden çıkabilmiş olması.
Erkeklere statü ve gücün yanı sıra dokunulmazlık alanı da sağlayan bir güç çünkü bu. Erkeklik, karizma ve güç birbirini besleyen bir ayrıcalık alanı yaratıyor. Kadir İnanır da uzun yıllar bu sistemin merkezindeki isimlerden biriydi. Hayatının farklı dönemlerinde bu imtiyazını kullanma biçimlerine, o ‘Kadirizm’ menkıbesine kapılmasına dair tartışmaların odağında olduğu zamanlar da oldu.
Yıldılzıktan çıkabilen bir yıldız
Ama insanı ilginç kılan yalnızca nereden başladığı değildir bence, değişebilme kapasitesidir. Kadir İnanır’ın hikâyesi biraz da bu nedenle önemli.
1990’lardan itibaren yalnızca oyunculuğu değil, dünyayla kurduğu ilişki de değişmeye başladı. Jülide Kural’la kurduğu hayat arkadaşlığı da bu dönüşümün önemli eşiklerinden biri olarak anılıyor. Kural’ın yıllardır savunduğu demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi çizgiyle kurduğu ortak yaşamın, İnanır’ın düşünsel dünyasını beslediğini söylemek mümkün. Bunun, tek başına açıklayıcı bir neden gibi görmek doğru olmasa da, çok önemli bir etken olduğu söylenebilir. İnsanın hayatındaki büyük karşılaşmaların yalnızca özel hayatını değil, dünyayla kurduğu ilişkiyi de dönüştürebildiğini biliyoruz.

Kadir İnanır’ın en etkileyici tarafı burada başlıyor bence, hikâyesinin girişinde değil neredeyse final bölümünde. Türkiye’nin en büyük erkek yıldızlarından biri, yıldızlığın sunduğu imtiyazlara sığınarak yaşamayı değil, kendisini yeniden kurmayı seçti.
2000’lerden sonra artık onu yalnızca filmleriyle değil, kamusal sözleriyle de konuşmaya başladık. Barıştan, demokrasiden ve birlikte yaşamdan yana kurduğu dil, yıldızlığını yalnızca kişisel bir sermaye olarak görmediğini gösteriyordu. Erkekliğin ya da şöhretin sunduğu dokunulmazlığa sığınmayı değil, kamusal sorumluluk almayı tercih etti.
İster katılın ister katılmayın, bu tavır onun kamusal kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıydı. Kadir İnanır’ın hikâyesi bu nedenle parlak bir erkek yıldızın hikâyesi değil. Kendini yeniden kurabilen bir insanın, dönüşme potansiyeline sahip bir erkekliğin hikâyesi.
Türkiye’nin erkeklik tahayyülüne bıraktığı en büyük miras da karizması değil, gücün değişebileceğini, vicdanla yeniden kurulabileceğini göstermesi.
Bugün yalnızca büyük bir oyuncuyu uğurlamıyoruz. Türkiye’nin sinemada kurduğu bir duygusal rejimin de ardından bakıyoruz. Aşkın yalnızca romantik değil, aynı zamanda etik bir mesele olduğu… Erkekliğin yalnızca güç değil, vicdan ve eşitlikle sınandığında anlam bulabileceği, yenilginin utanç değil, insanlık sayıldığı bir dönüşüm hikâyesinin.
Salt Kadir İnanır’ı değil, bıraktığı bir ihtimali de uğurluyoruz. Ve belki içimizden yine aynı cümle geçiyor. Mutluluk… Yanımızdan gelip geçti.
Mutluluk, yanımızdan gelip geçmesin. Barışa ve daha adil bir dünyaya, daha iyi bir topluma duyduğun inancın bir gün gerçekleşmesi dileğiyle, güle güle Kadir İnanır. İyi ki burada yaşadın.