Eylül ayı Türk sermaye piyasaları açısından oldukça hareketli geçiyor. Yatırım fonlarında yaşanan gelişmeler, yalnızca bazı fonların yatırımcılarına yönelik bir sorun olmaktan çıkarak, piyasanın işleyişi ve sermaye piyasalarına duyulan güven açısından önemli bir tartışma başlattı.
SPK’nın peş peşe aldığı tedbirler ve tasfiye kararları, sorunun boyutunu ortaya koyarken, bundan sonra asıl tartışılması gereken konu da belirginleşti: Bu noktaya nasıl gelindi ve benzer bir durumun tekrar yaşanmaması için ne yapılmalı?
Bence yaşananlardan çıkarılacak ilk ders, yalnızca mevcut limitleri artırmak veya azaltmak değil, riskin daha erken aşamada görülmesini sağlayacak bir gözetim sisteminin kurulmasıdır. Bir fonun tek bir hissede ne kadar pay tuttuğuna bakmak elbette gerekli. Ancak tek başına yeterli değil.
Aynı portföy yönetim şirketinin farklı fonlarının aynı hissede toplam pozisyonu, birbiriyle ilişkili fonlar arasındaki işlemler, hissenin fiili dolaşım oranı, fonun günlük likiditesi ile yatırımcıların geri ödeme talepleri arasındaki ilişki ve olağandışı fiyat hareketleri birlikte izlenmeli. Başka bir ifadeyle denetim, “limit aşıldı mı?” sorusundan “bu yapı sürdürülebilir mi?” sorusuna geçmeli.
Bunun için SPK, Borsa İstanbul, Takasbank ve MKK arasındaki gerçek zamanlı veri paylaşımı ve erken uyarı mekanizmalarının daha da güçlendirilmesi önemli.
Özetle; sermaye piyasalarını büyütürken, bu büyümenin gerektirdiği güven ve denetim altyapısını aynı hızda geliştirmek çok daha önemlidir.