Okyanustaki büyük balıklar ve biz
O

BAHADIR KAYNAK

bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr

Küresel sistemdeki büyük oyuncular arasında nasıl bir denge kurulacağı kestirilmeden bizim gibi orta büyüklükteki devletlerin doğru bir strateji kurgulaması mümkün değil. Bir yüzyıl kadar önce yanlış ata oynanıp bu coğrafyanın insanlarına büyük bir felaket yaşatıldığından bunu en iyi bizim biliyor olmamız lazım. Lakin geçmişe bakarak ahkam kesmek kolay; önemli olan bugünden geleceği görebilmek: Denizdeki büyük balıklar ne yapıyor ve önümüzdeki on yıllar neler getirecek?

Önce bir yakın geçmişe dönelim, dört yıl öncesine: Trump’ın seçilme süreci bile Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale iddiasını gündeme getirdiğinden çok olağan dışı bir duruma işaret ediyordu. Görev süresince Putin’le ilişkilerinde dikkatli davranan Trump, bir ABD başkanının ilk defa bir yabancı ülkenin etkisinde olduğu iddiasını getirdi. Bu teoriye göre Ruslar, ABD’nin başına kendi kontrol edebildiği bir kişiyi getirmek suretiyle aleyhlerine muhtemel gelişmeleri engelleyebiliyordu.

Bu derece uç bir iddianın olabilirliğine inanmak güç. Trump’ın Rusya tarafından ele geçirilmesi söz konusu olsaydı bir noktada açığa çıkması beklenirdi. Ancak yine Trump yönetiminin Moskova’yla kendisinden önceki Obama ve bugünkü Biden yönetiminden çok daha uyumlu çalışmayı tercih ettiğini söyleyebiliriz. Bu politika, Rusya tarafından angaje edilmiş olmaktan çok, geçmiş yönetimin uluslararası politika tercihlerini yansıtıyordu. Trump, Putin’le birebir iletişim kanallarını kullanarak iki ülkeyi sert bir çatışma noktasına götürecek adımlar atmaktan çekiniyordu. Bu temkinli yaklaşımın ortadaki sorunları ortadan kaldırdığını iddia etmiyoruz. Bilakis, Ukrayna’ya ilişkin krizin tırmanması, ABD’nin Kuzey Akım II projesine muhalefeti gibi konular Trump döneminde de gündem maddesiydi. Ancak her iki tarafın da olumsuzlukların tırmanmamasına özen gösterdiği görülüyordu.

Geçen kasım ayında Demokrat Parti adayı Biden’ın seçilmesi, bu durumun devam etmeyeceğine, Moskova ile Washington arasında gerilimin artacağına dair görüşe güç kazandırdı. Son birkaç aydır yaşanan gelişmeler bu tahminlerin doğru çıkmakta olduğunu gösteriyor. ABD’nin Ukrayna meselesinde sertleşmesi, karşılığında Rusya’nın geri adım atmaması ve yüksek tansiyonun Karadeniz’e doğru kayması açık belirtiler. Kuzey Akım II projesine yönelik ABD baskısı artarak devam ediyor ancak devasa boru hattı projesi Rusya kadar Almanya’yı da zorlayacak bir sorun. 

Türkiye, ABD-Rusya geriliminin en çok tesir edeceği ülkelerden biri. Trump dönemindeki nispeten ılımlı iklimden istifade eden Türkiye, Suriye’de Rusya ile işbirliğine girmekten S-400 hava savunma sistemleri alımına değin bir dizi iddialı hamle yapmıştı. Bir önceki başkanın döneminde sistemin hazmedebileceği bu adımlar bugün Ankara’nın manevra yapmakta zorlanmasına neden oluyor.

Ana konumuza dönersek ABD yönetiminin Rusya’ya ilişkin tutumundaki bu değişiklik Trump’ın kişiliği ve angajmanlarıyla mı ilişkiliydi, yoksa farklı küresel vizyonların doğal bir sonucu muydu?

Görüldüğü kadarıyla Trump tarafından temsil edilen bir bakışa göre ABD hegemonyasına asıl tehdit Çin’den geliyor ve Rusya’nın üstüne çok fazla gidilmesi halinde bu iki güç Batı karşıtı bir ittifaka itilebilir. Dolayısıyla Moskova, ABD ile köprüleri yakmadan devam etmeye teşvik edilmeli, böylece izole edilmiş Çin’in üzerinde daha fazla baskı kurulmalı. Zaten Trump’ın daha göreve gelmeden hedefine koyduğu Pekin yönetimiyle sorunlar dört yıl boyunca artarak devam etmişti. Öyle ki Çin’e yönelik korumacı politikalar ABD’nin küresel liberal sistemin lideri pozisyonunu sorgulatır hale getirmişti.

Biden yönetiminin Çin değerlendirmesinde bir farklılık olduğunu zannetmiyorum. Zira ABD’nin dış politika önceliğini Asya’ya kaydırması Obama döneminden beri gündemde. Çin’in ekonomik potansiyeli, artan askeri gücü, nüfusu ve politik ihtirasları göz önüne alındığında Washington’da öncelikli tehdidin kim olduğuna dair bir fikir ayrılığı olmadığı varsayılabilir. Görüş farkı bu tehditle nasıl başa çıkılabileceği konusunda gözlemleniyor.

Trump ekibi Çin’i izole etmek, baskı amaçlı askeri ve ekonomik tüm amaçları kullanmak gerektiği kanaatindeydi. Bundan dolayı da Rusya’yı mümkün mertebe sistem dışına itmekten kaçınmak istiyorlardı. Böylelikle zaten bir sürü rekabet alanı olan Moskova ve Pekin ortak bir zeminde bir araya gelmeyecekti.

Biden yönetimi ise Çin’le mücadelenin liberal ticaret ilkeleri ihlal edilmeden sürdürülmesi gerektiğini, Çin’in küresel ekonominin en önemli bileşenlerinden birisi olduğu gerçeğinin kabullenilmesini öneriyor. Böylelikle ekonomik tedbirler gündemden kalkarken Pekin’in politik olarak çevrelenmesi, Asya’da Çin’e rakip ülkelerle işbirliği ve Doğu Türkistan gibi imkanların kullanılmasına devam ediliyor. Rusya’nın ise baskı altında Çin’e yanaşacağı ve Batı karşıtı bir ittifak oluşacağı ihtimaline pek prim verilmiyor gibi. Her iki ülkenin Batı’yla sorunlarının birbiriyle çok ilintisiz alanlarda gerçekleşmesi (Ukrayna ve Tayvan gibi), bu noktalarda ortak tutum geliştirmenin zorluğu düşünülüyor olmalı. Ayrıca Orta Asya’dan Hindistan’a Çin ve Rusya’nın bakış açıları arasında bir uyum gözlenmiyor. Bu koşullarda Biden yönetimi Rusya’ya baskı yapılmasının bir risk teşkil etmediği sonucuna varıyor. Bu değerlendirme en azından 2024 sonuna kadar ABD politikasına hakim olacak düşünce yapısını ortaya koyuyor.

Gelelim bizim için sonuçlara: Biden yönetimi, Trump’ın çok ötesinde Atlantik bağlarını öne çıkarıyor. Türkiye’yi ilgilendiren en önemli noktalardan birisi olan bu durum, Ankara’nın karşısında daha homojen bir Batı bloku bulacağı, çatlaklardan sızmanın çok daha zor olduğu anlamına geliyor. Başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ABD’nin Rusya’ya karşı fazla sert tutum almasından rahatsız olabilir ancak şu aşamada safların bozulacağına dair bir belirti yok. Moskova’ya ilişkin benzer görüş farklılıklarının dönem dönem Soğuk Savaş zamanında da yaşandığı bilindiğinden Atlantik ilişkilerini bir arada tutan bağın daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’nin artan ABD-Rusya geriliminde manevra alanının geçtiğimiz senelere göre çok daha kısıtlı olacağını görebiliyoruz. Moskova ile son zamanlarda giderek bozulan ilişkiler, küresel siyasetteki bu trend değişikliğiyle doğrudan bağlantılı görülebilir. Ukrayna ve Karadeniz’in gerilimin merkez üsleri olmaya devam etmesi Türkiye’yi fazladan zorlayacak bir gelişme olabilir. Suriye defterinin de henüz kapanmadığı düşünülürse durumun güçlüğü daha da net anlaşılır.

Çin’in önemi ve potansiyeli konusunda birçok kişi hemfikir. Zaman zaman Batılı müttefiklerin hoyratlıklarından bunalan hükümetler de Rusya gibi, Çin gibi alternatiflerin elinin altında bulunmasını istiyor. Böylece demokrasi gibi ayak bağları için de canları sıkılmadan işlerini görebilecekler. Gerçi Batılıların bu konudaki iki yüzlülüğü de maşallah dedirtecek türden, yine de o kadarına bile tahammül kalmayabiliyor. Öte yandan Çin şimdilik bu coğrafyadan çok kendi bölgesine daha fazla odaklanıyor.

Evet, tek kutuplu dünya aşınmaya devam ediyor ancak ABD’yi dengeleyen güç Rusya değil Çin olacak; onların da önceliği şimdilik biz değiliz gibi görünüyor. İyi haber, kötü haber bilemem ama hesapların buna göre yapılmasında fayda var.