Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- A. Ömer Türkeş’in ‘Ayrılış(lar)’ adlı Julian Barnes romanı eleştirisi (Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, Ayrıntı Yayınları).
- Armağan Can’ın ‘Nefaset Lokantası’ adlı Tuğba Doğan romanı eleştirisi (Yapı Kredi Yayınları).
- Özlem Sipahioğlu’nun ‘Kafa Darbesi’ adlı Rita Bullwinkel romanı eleştirisi (Çeviren: Aslı Anar, Yapı Kredi Yayınları).

80 yaşını sürdüren Julian Barnes’ın anı ve hafıza üzerine kafa yorması şaşırtıcı olmamakla birlikte bu temaların yazarın her romanında farklı yoğunluklarla işlendiğini biliyoruz.
Ancak ‘Ayrılış(lar)’ da yoğunluk -romanın başlangıcının anlatıcının hafızayla ilgili bir habere dayanmasıyla birlikte- biraz daha artmış. Haber ‘İstem Dışı Otobiyografik Bellek’ (IDOB) ile ilgili.
Julian ise yetmişli yaşların ortalarında, kaybettiği karısını hala sevgiyle anan, kanser tedavisi gören, ‘ölümle bağlantılı marazi ve aşırı garip durumlara’ ilgisi olan bir yazar.
…
Barnes’ın bir kurgusal karakter olarak romanlarında varlığı her zaman tartışılagelmiştir.
‘Ayrılış(lar)’da tartışılacak bir şey yok; huzursuz zihni, deneyimleri, hayat felsefesi, hastalığı, yaşlılığın yol açtığı bellek kayıpları, bunların yarattığı mutsuzluğu, ölüm ve yas takıntısı, geçip giden zamanın yarattığı hüznü ama yine de elden bırakmadığı keskin mizahıyla hem kurgusal bir karakter hem de gerçek Julian Barnes kimliği ile hikayenin merkezinde.
…
‘Ayrılış(lar)’da da tarafların farklı beklentilerine cevap veremediği için bir türlü yolunda gitmeyen bir ilişkinin tam da Julian Barnes’a uygun bir tasviri var. “Jean ve Stephen’ın hikâyesi aynı zamanda kurgusal aşk ile gerçek aşk arasındaki, kurgu ile hayat arasındaki uçurumla da ilgili”.
…
Julian Barnes, uzun bir veda konuşması gibi kurguladığı hikayesini anı ve hafıza üzerine düşüncelerle harmanlamış, her zamanki parlak ve zarif üslubuyla iletmiş okuyucusuna. Tam da ona yakışan bir biçimde.
A. Ömer Türkeş’in Sanatatak’taki yazısı

Nefaset Lokantası, bence bir yolculuk romanı. Yolculuk sadece hedefe ulaşılınca mı yolculuktur? Karar verdikten sonra geçen zamanın yolculuktaki yeri nedir?
Gidilemese bile ya da biz okurlar gidildiğine şahit olmasak bile bu kitapta İstanbul’dan başlayan ve Rio de Janeiro’da bitmesi hesaplanan yolu, yolculuğu yok sayabilir miyiz?
Pekâlâ, ya bu zaman diliminde geçmişe, gençliğe, dostluğa, aşka, çocukluğa, aileye yapılan yolculuklar bu maddi yolculuğun neresini oluşturuyor? Bunlar, sadece bavula sığdırılan anılar mı? Yoksa asıl zor yolculuk anılara yapılan mı?
…
Kitap, “Ait olmamak nedir?” bu sorunun cevapları üzerine kurulu. Cevapları diyorum çünkü herkesin aitlik duygusu kendine özgü.
“İnsanların kendisiyle ilgili bir fikirleri olacaksa buna zekâ ve merhametten yoksun önyargılarıyla başlamamaları için onların değil kendisinin bir şey yapması gerektiğini böylece erken bir yaşta kendi kendine öğrenmiş oldu,” kahramanımız Salih ve “Başka insanların arasında yalnız kalayım biraz da,” dedi.
Aradı, arandı. Akılla, kalple ararken aslında aramanın onu icat etmek olduğunu da anladı. Her şeyi zıt yönleriyle beraber düşünen bir karakter Salih. Yaşayıp gitmek yerine anlamlandıran, düşünen biri. Kendi gibi olduğu için dışlananlardan. Ama bu kelimeyi bile her yönüyle düşünenlerden. Yaşadığı aşk ise kendine özgü. Aldatıldığını düşünüyor ve “bu mücadele edilebilecek bir rakip değil,” diyor
Bu çarpıcı cümleleri kitabı okuyunca anlayacak ve “profesyonel bir mağdur” olduğu vurgulanan Salih’in çırpınışlarına şahit olacaksınız.
Kitapta aşkın pek çok ifadesini bulabilirsiniz. Evler, sözler, şehirler, mektuplar… Beni etkileyen ise “Herkesin bir gizli nakaratı…” olduğunu söylediği yerdir. Ömrü boyunca gizliden hep onu söyler. “Kalbimin şarkısı daima seni söyleyecek.”
Armağan Can’ın Edebiyat Burada’daki yazısı

Romanın parçalı yapısı, olay anlatısından çok deneyim anlatısına yaklaşan bir form kuruyor.
Sekiz genç kız ringde karşı karşıya geliyor: Artemis, Andi, Kate, Rachel, Iggy, Izzy, Rose ve Tanya. Her bölüm, bir şampiyon ortaya çıkana kadar süren maçları, galibiyetleri ve mağlubiyetleri anlatıyor.
Bullwinkel, bu karakterlerin her birini yalnızca birer sporcu olarak değil, kendine özgü kişilikleri, kırılganlıkları, hedefleri ve tuhaflıklarıyla birlikte inşa ediyor. Bu sayede her biri birbirinden ayrışıyor ve okurun zihninde ayrı bir iz bırakıyor.
Romanın en güçlü yanlarından biri, ilk bakışta yanıltıcı görünen anlatı yapısı. Başta yalnızca zafer peşinde koşan genç kadınların hikâyesini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Mücadele, hırs ve rekabetin sınırlı bir zaman diliminde kalacağını varsayıyorsunuz. Oysa anlatı ilerledikçe her karakterle birlikte çok daha geniş bir yaşam alanına açılıyoruz. Sadece ringdeki anlara değil, o anların öncesine ve sonrasına da uzanan bir hikâye kuruluyor.
Çocukluklarından yaşlılıklarına kadar genişleyen bir zaman hissi metnin içine sızıyor. Buna rağmen mekân değişmiyor; her şey aynı ringin içinde, kalıyor.
Bazı karakterler için bu maç hayatlarının merkezine yerleşiyor. Bazıları içinse yalnızca geçici bir deneyim olarak kalıyor.
Roman burada, insanların büyük anlamlar yüklediği olayların zaman içinde nasıl küçülebileceğini ya da tam tersine nasıl belirleyici bir dönüm noktasına dönüşebileceğini gösteriyor. Hafızanın seçiciliği ve zamanın geri dönüp bakıldığında her şeyi yeniden biçimlendirme gücü, metnin görünmeyen omurgasını oluşturuyor.
Özlem Sipahioğlu’nun Edebiyathaber’deki yazısı