MEHMET GÜNELİ*
mehmet.guneli@boyut.com.tr
Dünya bilim ve kültür mirasına armağan olabilecek kuramsal düşüncelere, literatüre giren ekol yaklaşımlara veya çığır açan paradigmalara sahip değiliz.
Üste çıkanı aşağıdakinin paçalarından çektiği bir akademik yaşam olduğunu söylemek hiç zor değil.
Sonra, “Bilim insanları neden çıkmıyor? Aklı evvel beşerler neden göçüp gidiyor” diye hayıflanırken olup biteni anlamaya çalışanları bile tenkit etmekten vazgeçmiyoruz.
Bilimsel atmosferimiz tabeladan ibaret hale gelen ve ismini bile hatırlamakta zorluk çektiğimiz, sayıları mısır patlağı gibi hızla artan onlarca üniversiteden ibaret.
Bazen kendimizi ötekinin yerine koymak yetmez
Tabii en büyük zorluk, ideolojik eksenden bakarak olguları anlamaya çalışmak. Durduğunuz yerin geleneği ile algıladığınız hayat peşi sıra karşımızdakini değerlendirirken bazı önyargıları da beraber getiriyor.
Bazen kendimizi ötekinin yerine koymak yetmez. Öteki fikrin ete, kemiğe nasıl büründüğünü de görmek gerekir. Bu durumu öğrencilik yıllarında yaşadım. Nasıl mı?
Edebiyat Fakültesi’ne adım attığım ilk günlerdi. Her çaylak öğrenci gibi koridorda kara kara düşünerek dolaştığım çok olmuştur. 90’lı yıllar faili meçhullerin, ekonomik darboğazların, Sivas katliamının, siyasi belirsizliklerin ve daha pek çok tarihe not düşülen olayların olduğu yıllardı.
Varsıl bir aileden gelmiyorsanız felsefe, tarih, sosyoloji gibi disiplinlerde dirsek çürütürken okumanın keyfine varıyor ama öte yandan sizi nasıl bir geleceğin beklediği konusunda endişeler taşıyordunuz. Herkes bilir; sanat, edebiyat ve felsefe bu ülkede karın doyurmaz. Sanatı, kültürü, bilimi referans alan, rasyonel aklın, analitik düşüncenin önemini kavrayan, sınıf bilincinin değerlerine sahip olan bir toplum olamadık.
Fakültede ilk ders ve Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu

Özallı yılların hayata tutunmaya çalışan orta direk ailesinin kendini ve koşullarını değiştirmek için okuyup çabalayan devrime inanan gençlerinden biriydim. Annemin Ankara’ya CHP (Pardon o zaman SHP idi) kurultaylarına beni de sürüklediği çocukluk yıllarımda statükonun giydirmeye çalıştıklarını sorgulamaya başlamıştım. Sosyal demokrasi bir umuttu benim için. Freud’u Marx’ı okuyor, düşünüyor; Dostoyevski, Kafka gibi yazarlarla besliyordum dağarcığımı.
Öte yandan lise yıllarında Koyre ve Kuhn gibi bilim felsefecilerini hasbelkader keşfedip Cemal Yıldırım’ın Bilim Tarihi kitabıyla tanışmam kuramsal yaşamın tarihinde yapacağım yolculuğun önünü açmıştı.
Fakültede ilk dersimize Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu asistanlarıyla beraber geldi. İlgi ve alakamızı ölçerken bu işin akademik hayatta nasıl yapılacağı konusunda bilgiler verip başarı kazanmış olanlara methiyeler dizdi. “Sizce Bilim Tarihi nedir?” diye sorduğunda; “Aklın cehalete karşı verdiği savaşların tarihidir” dediğimi hatırlıyorum.
Yanında hoca konuşurken bizlere bakıp hafif sırıtan asistanları sonraki yıllarda saf değiştirip başka kulvarlarda kariyerlerini sürdürecekti. Mukaddesiyatçı geleneğin en çarpıcı izlerini, müşfik tebessümlerinde yakaladığım birçok öğrenci oldukça mutluydu.
Osmanlı müesseseleriyle oturup İslam alimleriyle kalkan bir programa nasıl devam edebilecektim? Kafayı yemek işten bile değildi. Batı’nın referansıyla beslediğim zihnimi nasıl İslami düşüncenin bahçesine bırakacaktım? Feyerabend, Lakatos okurken Takiyuddin Rasıd’ı, Başhoca İshak Efendi’yi okumak zorunda kalacaktım.
Doğru bağlam kurarak yol almak
Öncelikle Ekmel Hoca’nın bütün kitaplarını okumaya, yapmak istediklerinin dünyadaki muadillerini araştırmaya başladım. Cılız bir hipotezi hemen ana fikre dönüştürmek yerine güçlü kanıtlar bulup doğru bağlam kurarak yol almak gerektiğini öğrendim.
Örneğin İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Büyük Cihaddan Frenk Fodulluğu’na’ isimli kitabını okuduğunuz zaman sadece bir müessese ve tarih kitabı okuduğunuzu sanırsınız. Ancak paradigmayı bilirseniz orada yatan ana fikri kavramanız hiç zor olmaz. Ama önyargınız varsa, zaten onun vesayetiyle bu kitabın ismini okuduktan sonra bile kapağını çevirmek istemezsiniz.
Tüm bunları itmeden anlamaya çalışmak, kültür tarihimizde yapılan yanlışları daha kolay kavramayı sağlıyordu. Açıkçası aynı dünya görüşünde olmasam da Ekmel Hoca’nın yapmaya çalıştığı şey aslında birçok meseleyi tarihsel bir kompleksten de kurtarıyordu.
Batılı modern bilim tarihçileri için İslam dünyasında hayata geçen ilmi çalışmalar oldukça bakir duruyordu. Orada kazılacak her nokta bilim tarihinde yeni ışıklar yakabilirdi. Bunu en iyi yine bu kültürden gelen insanlar başaracaktı. O yüzden Ekmel Hoca’yı Avrupa’daki birçok bilim akademisi ve üniversite davet etti.
Bağlantıları ve diplomatik tarafları olan bir aristokrat
Ekmeleddin İhsanoğlu belki sayfaların tozunu yutan, kendi yağında kavrulan bir bilim insanı değildi. Kıt kanaat imkanlarıyla büyük işler yapmaya çalışan bilim insanları da tanımıştım. O bağlantıları ve diplomatik tarafları olan bir aristokrattı…
Bunu dışarıdan İslami geleneğin külliyatına hakim bir entelektüel burjuva durumu olarak algılamıştım. Lakin ondan bir kuyumcu titizliği beklemek doğru olmazdı. Mesele bulup onun üstüne giden bir ekip lideriydi. Tozu yutmuyordu belki ama problemi çözmek için üstüne gidiyordu. Bu durum hoca asistan çalıştırır, yağı, balı kendi yer gibisinden bir algı da oluşturmuyor değildi.
Seveni kadar sevmeyeni de vardı
Bu yüzden seveni kadar sevmeyeni de vardı. Ama bu egosantrik dünyada her şey salt ideolojik değildi. Teşbih yerindeyse eğer; O Semerkant okulunda bir araştırmacı olmak yerine; Semerkant’ı bir ekol yapmak isteyen motivasyona sahipti. Onunla çalışmak için siyasi kimlikten çok, istidat, enerji, dil bilmek, tarihin derinliklerinden farklı olanı bulup çıkarma hırsına sahip olmak gerekiyordu.
Bu nedenle bir solcu veya devrimci de en az İslami gelenekten gelen bir muhafazakar kadar hocayla çalışabilirdi. Üstelik sonradan 28 Şubat döneminde kapatılacak olan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde kurduğu Bilim Tarihi Bölümü’nde Türkiye’nin farklı üniversitelerinden gelen solcu bilim adamları da dersler veriyordu.
Değeri bilinmedi
Fakat ne yazık ki bu bölümün değeri bilinemedi. O dönem Kemal Alemdaroğlu ve Nur Serter’in idaresindeki üniversite yönetiminden veto yedi. Bu durum aslında Ekmel Hoca’nın üniversiteden uzaklaşıp İslam Konferansı Örgütü Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’nde (IRCICA) daha çok vakit geçirmesine ve İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği’ne kadar giden yolu da açmıştı.
Bazen Batı bilim ve düşünme argümanlarını yöntem bilip bu şekilde disipline ettiyseniz akademik hayatınızı, üstelik siyasi anlamda sol gelenekten geliyorsanız içinden İslam geçen kavram ve fikirlere mesafeli yaklaşabiliyorsunuz (Aynı şey tersi için de geçerli). Tıpkı bugünlerde Cumhurbaşkanı adayı olan Ekmel Hoca’nın bu İslamcı, şeriatçı suçlamalarıyla yaftalanması gibi.
Ama Ekmeleddin İhsanoğlu Batı değerlerini öne çıkaran bir bilim tarihi yaklaşımı içinde olsaydı, Ortaçağ bilimi ve Anglosakson değerleri üzerine düşünüp yazsaydı belki bir takım kendini çağdaş, Atatürkçü olarak algılayan kesim tarafından ‘makul’ parantezine alınabilirdi. Ama aslan sosyal demokratların bir kısmı ise maraz bulmakta yine gecikmezdi
‘Yanlış bile değil’ derken…

Ekmel Hoca’nın köşke adaylığı aslında bize önemli bir şeyi yeniden gösterdi. Çoğunlukla birinin geçmişi, duruşu, sakalı, bıyığı, adı, boyu posu üzerinden bakıyoruz hayata. Belki başka şansımız da olmuyor. Bir veri gerekiyor anlamak için. Ama cilalı imaj devrinin numunelerini hakikat bilip koyuyoruz başucumuza.
‘Yanlış bile değil’ derken doğrunun ne olduğunu biliyor muyuz?
Karl Popper’ın bahsini geçirdiği siyah bir kuğu vardır belki, ‘Bütün kuğular beyazdır’ önermesini yanlışlayacak. Ama fırsat verme niyeti yoksa bütün kuğular ömür boyu beyaz kalacak.
*Boyut Yayın Grubu Yazı İşleri Müdürü