NEBAHAT KOÇ
Yıllardır sürdürdüğü ‘Nihat’la Muhabbet’ ve ‘Nihat’la Sivrisinek’ programları ilgiyle takip edilen radyocu Nihat Sırdar’ı, herhalde bilmeyen yoktur.
İktidarı eleştiren, net söylemleriyle toplumsal sorunlara değinen Sırdar, trafik kurallarına uymayan, emniyet şeridini ihlal eden ya da benzine yapılan zamlar karşısında kendince geliştirdiği (korna çalma, kurdela takma gibi) protestolarla da ses getiriyor.
Bugün sayısız ‘fan’ı bulunan sıradışı radyocu, Diken’in tüm sorularını yine hiç kem küm etmeden yanıtladı.
Uluslararası arenada da eleştirilen ‘Ak Saray’ için, “Bu sarayla gurur duyan arkadaşlar için sarayın bir kısmını düğün salonu yaparım. Kalan kısmını da Flash TV stüdyosu yaparsak sen sağ ben selamet” yorumunu getiren Sırdar, ‘ileri demokrasi’yi ise bakın neye benzetti: “Hollanda malı metrobüs gibi. Çok çok pahalı, hiçbir işe yaramıyor ve hep bozuk.”
Şimdi söz (mikrofon) duayen radyocu Nihat Sırdar’da.
Cevap olmayınca küfür ediyorlar
Programlarınızın bu kadar dinlenmesi ve takip edilmesini neye bağlıyorsunuz?
Öncelikle epey uzun zamandır yayın yapıyorum. Sabah programı 20 yılı buldu. Ama esas önemlisi, güncel üzerine konuşuyor ve mizah yapıyorum. Genelde de, iktidarlar yanlış işler yaptıkları ve bana daha çok malzeme verdikleri için onlar üzerine dönüyor konular. Haliyle insanların ortak sıkıntıları konuşuluyor. Bu sıkıntıları pek konuşan olmayınca da ilgi artıyor.
Tepkiler nasıl? Küfür, tehdit alıyor musunuz?
Belli dönemlerde küfür ve tehdit artıyor. Özellikle savunulamayacak durumlar üzerine çok konuşunca (Ak Saray, kol saati vs…) ve verecek cevap olmayınca küfre ve tehdite sarılıyorlar genelde. Onun haricinde genelde olumlu tepkiler var.
‘Helva’ya dayanamıyorum
Günümüzde yaptığınız cesaret işi mi?
‘Evet cesaret işi desem’, pek bir cesurum gibi bir iddia çıkacak ortaya. Böyle görünmek istemem. Ben, yapmam gerekeni yapıyorum. Elimde bir mikrofon var. Aynı zamanda mizaha malzeme edeceğin inanılmaz dolu bir gündem var.
Bu durumda kafamın içinde yankılanan “Helva yapsana” nakaratına dayanamıyorum. Ama 10 yıl önce çok daha rahat olduğumu kabul etmem lazım. Sadece ben değil. 10 yıl önce siyasi mizah yapanların, bugün neler yaptıklarına bir bakın.
Çevre politikası çevreyi yok etme üzerine kurulu
Toplu ulaşım, çevre, tarih gibi konularda duyarlısınız. Programlarınızda da bunları işliyorsunuz. Hükümetin bu konulardaki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Toplu ulaşım politikasının nasıl olduğunu anlamak için bence metrobüs en iyi örnektir. Baştan savma, insan taşıdığını unutan, günlük çözüm olsun diye yapılmış alelacele bir sistem.
İstanbul’un iki ana yolu var. Biri D-100 diğeri TEM. Sizin D-100 gibi bir anayol üzerinde toplu taşıma sistemi yapabilecek bir alanınız varsa bunu niye raylı yapmazsınız anlaşılır şey değil. Tekerlekli ve çok fazla aracın olduğu sistem çok fazla risk ve aksaklık içerir. Nitekim en ufak bir arızada bütün sistem kilitleniyor.
Raylı sistem pahalı diye bir bahaneye de sığınamazsınız. Metrobüsün işletme maliyeti çok daha fazla ve ömürleri kısa.
Yakında metrobüs hattında kullanılan araçlarla ilgili çok kötü kazalar yaşanmasından korkuyorum ben. Giderek eskiyen araçlar ve şoförlerin dikkatsizliği sebep olacak bu kazalara.
Ayrıca en başta da, tanesi 1 milyon 300 bin euroya ve ihalesiz alınan Hollanda malı araçlarda dönen parayı da unutmamak lazım.
Tek başına bu örnek tüm ülkedeki toplu ulaşım politikasını anlatıyor. Aynı aymazlık, yolsuzluk ve vizyonsuzluk hızlı trende de var mesela.
Çevre konusuna gelince, ben artık, hükümetin çevre konusundaki politikasının, çevreyi yok etmek üzerine kurulu olduğunu düşünmeye başladım. Dünya üzerinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı diye bir kurum var mı? Düşünün, hem çevreyi koruyup hem dağı taşı beton yapacak bir bakanlık var. Buradan anlayın çevre politikasını.
Siz belediye başkanı olsanız, İstanbul ulaşımı için hangi çözümleri uygularsınız?
İstanbul’un varını yoğunu çok katlı yeraltı ve yer üstü raylı sistemlerine harcarım herhalde. Mesela koskoca banliyö hatlarının bu kadar uzun süre atıl kalmasına müsaade etmem. İşi bakanlığın insafına bırakmaz, ortalığı birbirine katar ama o hattın Marmaray’dan bile önce bitmesini sağlarım.
Ayrıca deniz ulaşımını mümkün olduğunca artırıp fiyatlarını düşük tutarım. Yenikapı–Kartal araba vapuru seferi koyar, para kazanmayı değil ulaşımı rahatlatmayı düşünürüm. Yeni toplu konut projesi alanlarına önce yolları ve ulaşım sistemlerini kurar sonra imara açarım. Milyonlarca insanın yaşayacağı yere 10 yıl sonraya metro sözü vermem.
Her tarafından yolsuzluk, talan, cehalet fışkıran bir ülkeyiz
Yeni Türkiye’den ne anlıyorsunuz ya da nasıl buluyorsunuz?
‘Ben yaptım oldu, sıkıyorsa yıksınlar, o AVM oraya yapılacak, elbet kucağa oturacaklar, kupon arazileri bana sormadan vermeyin, Boğaz’da yüzen domuzlar domuzluklarını yapmışlar, keneden korunmak için paçaları çoraplara sokalım, bu Cehape olsaydı Mercedes’e binemezdik, o saray milletin malı…’ Uzayıp gider bu.
Yeni Türkiye böyle bir şey bana göre: Her tarafından yolsuzluk, talan, cehalet fışkıran bir ülkeyiz şu anda.
Atatürk Orman Çiftliği’ne inşa edilen Ak Saray için neler söyleyeceksiniz? Bir şekilde sizin kullanımınıza tahsis edildiğini düşünelim. Siz ne yaparsınız ya da ne amaçla kullanırsınız?
İşsizlik üniversite mezunlarında yüzde 18, asgari ücret 900 TL bile değil ve biz 1 milyar 300 milyon TL’ye saray yaptık. Üstelik, ‘Sarayı başbakanlık yapıyoruz’ diye yalan söyleyip Tayyip Erdoğan için yaptılar. Bülent Arınç bile “Ben başbakanlık diye biliyordum” dedi; düşünün. Bundan bile rahatsız olmayıp alkış tutana ne diyeyim ben?
Bana tahsis edilse, bu sarayla gurur duyan arkadaşlar için düğün salonu yaparım; bir kısmını. Kalan kısmını da Flash TV stüdyosu yaparsak sen sağ ben selamet. Vur patlasın, çal oynasın.
Böyle uçtukları zaman artık ‘Ne içiyorlar acaba’ diye sormuyorum
Amerika’nın Müslümanlar tarafından keşfedilmesi ve Küba’ya cami yapılması önerisine ne diyorsunuz?
Afrika ve Asya’yı fethettik. Sıra Amerika kıtasına geldi demek. Biz yine damdaki saksağana dikkatimiz çekilir ve o tarafa bakarken aslında aşağıda neler olduğuna bakmak gerekli. Tecrübeli bir Türk vatandaşı olarak bunu öğrendim ben. Ne zaman böyle ipe sapa gelmez bir açıklama gelse mutlaka önemli bir şeyler oluyor.
Mesela Kübalılar tam “Ne oluyor” der, biz dalgamızı geçerken 17 Aralık tapelerinde ve dökümlerinde oynama olmadığını Adli Tıp raporu ortaya çıkardı. O hengamede Ermenek’te cesetlere ulaşıldı, İstanbul Belediyesi yine ‘Topçu Kışlası’ dedi. Böyle uçtukları zaman artık “Ne içiyorlar acaba?” diye sormuyorum ben. Hemen diğer haberlere bakıyorum.
Cemaat işe yararken sultan, tehdit olunca tu kaka
Cemaat mi, Ak Parti mi haklı? Yoksa ikisi de aynı tarafta mı?
Önce ikisi beraber haksız, sonra ikisi ayrı ayrı haksız. İşine yararken gönüllerin sultanı Cemaat, tehdit olunca tu kaka oldu. Böyle bir menfaat ilişkisinin hangi tarafı masum olabilir?
Bizi bugünlere muhalefetin pısırıklığı getirdi
Cumhuriyet değerleriyle Atatürk’ün itibarsızlaştırıldığını düşünüyor musunuz?
Cumhuriyet değerlerine ve Atatürk’e nefretle büyümüş bir kitle var. Ve o kitlenin temsilcileri iktidar. Ne anlatmışlar, nasıl büyümüşler anlamak mümkün değil. “Bakınız 1800’lerde…” diye maden kazası kıyaslaması yapan kafanın 1920’lerde 30’larda Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları bilmemesi mümkün mü? Ancak beyin yıkandıysa bu mümkün olabilir bence.
Atatürk nefreti artık her alanda açık açık sergileniyor bence. Sevmemek başka ama nankörlük ve terbiyesizlik fena.
Muhalefet yeterli mi?
Yeterli olsa bugün Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan ve daha birçok can hayatta olurdu. Onların yetersizliği, pısırıklığı, kendi koltuk dertleri ve beceriksizlikleri bizi bugünlere getirdi.
Takip ettiğiniz ya da kafanıza uyan siyasetçiler var mı?

Özgür Özel var mesela. Manisa milletvekili. Adam Soma faciası öncesi kendini yırttı. Kendi partisi bile gelecek felaketin farkına varamadı. Her felaketin öncesinde uyarıyor, mücadele ediyor ve bıkmıyor. Kimse uyarılarını dikkate almıyor ve felaketler oluyor. Her felaketten sonra Özel yine orada, insanların yanında. Özgür Özel’in yanında 30 vekil daha Yırca’da olsaydı sizce o köylüleri yerlerde sürükleyip 6 bin ağacı kesebilirler miydi?
Sizin siyasi görüşünüz ya da olaylara bakışınızdaki kriterler nelerdir?
Sosyal demokrat bir insanım. En azından öyle olmaya uğraşıyorum. Sokaktaki insanlardan farklı olarak elimde bir mikrofon var ve bunu iyi şeyler yapmak, varsa yanlışları anlatmak için kullanmaya çalıyorum. Kimsenin partisi, dini, mezhebi, ırkı önemli değil benim için.
Ermenek’teki maden kazasında oğlu Tezcan Gökçe’yi kaybeden ve yırtık lastik ayakkabısıyla Türkiye’nin yüreğini dağlayan Recep Gökçe için neler söyleyeceksiniz?
Facia 28 Ekim’de olmuş. Ertesi gün bütün haberciler oradalar. Üçüncü gün madende mahsur Tezcan Gökçe’nin annesi ve babasının yaşadığı eve gitmişti muhabirler.
O görüntüler, o fotoğraf hayatımız boyunca unutamayacağımız görüntülerdi. O görüntüler bizi bu kadar etkilerken Konya valisi ve mülki erkan belli ki hiç etkilenmemiş. Protokol ağırlama derdindeler çünkü.
Halbuki o görüntülerden ailenin ne kadar yardıma muhtaç olduğu anlaşılıyordu. Üzerinden neredeyse bir ay geçmiş ve biz cenazede Recep Amca’yı o halde görüyoruz. Böyle ilgileniyor işte mağdur vatandaşıyla bu devlet.
Bugün açık bir dikta rejimiyle yönetiliyoruz…
Kısa kısa gidelim… İleri demokrasiyi tanımlar mısınız?
İleri demokrasi Hollanda malı metrobüs gibi. Çok çok pahalı, hiçbir işe yaramıyor ve hep bozuk.
Bugünkü politika ve uygulamalar, ileri demokrasiyle örtüşüyor mu?
Bugün biz açık bir dikta rejimiyle yönetiliyoruz. Her şey bununla örtüşüyor.
İstanbul’un ve Türkiye’nin temel sorunları neler?
En temelde cehalet var. O yetiyor, kalanı yaratmaya.
Barış süreci?
Kör topal buraya kadar ilerlemesi bile mucize bir süreç bence. İki tarafın da bu saatten sonra sürecin bitmemesi için çok dikkatli davranması gerekli. Tek bir insan canının daha yitip gitmemesi için şart bu hassasiyet.
Alevi açılımı…
Alevi açılımı, yeni petrol sahalarının bulanması ve aslında petrol zengini bir ülke olup yırtabileceğimiz haberleri ve doğalgaza, elektriğe zam yok haberlerinin zamanlaması aynıdır genelde.
Bütün bunlar sırayla çıkmaya başladığında seçim yaklaşıyor demektir. Ben Alevilerin artık AKP’lilerin kendileriyle ilgili ne düşündüğünü ve ne hissettiklerini anladıklarını düşünüyorum.
Siyasetimiz neyse futbolumuz da o
Türk futbolunun durumu… Volkan’ın sahayı terk etmesi, Fatih Terim’in performansı…
Türk futbolunun durumuyla Türk siyasetinin durumu birbirine paralel bence. Başkanı olduğu Beşiktaş’ı batıran adamı (Yıldırım Demirören) federasyon başkanı yapmakla, dış politikayı bu hale getireni (Ahmet Davutoğlu) başbakan yapmak arasında bir fark yok. Hal böyle olunca futbol da böyle oluyor işte.
Ayrıca futbolcusu ne ki taraftarı ne olsun? Volkan, Emre, Melo, Gökhan Töre gibi adamların cezasız kaldığı, kollandığı bir ortamda seyircinin bundan cesaretle futbolcunun altı aylık kızına küfretme cesareti bulması normal değil mi sizce? Takım arkadaşının odasını basıp ağzına silah sokmuş, dövmüş bir adamı Milli Takım’da tutmaya devam edip adeta ödüllendirir gibi sahip çıkmak da futbola bakış tarzımızı anlatıyor. Öyle olunca da dünya sıralamasında 46. oluyoruz.
Hatırlayalım: Biz Milli Takım’ı dünya üçüncüsü yapan Şenol Güneş’i “Saçlarını jöleledi, havaya girdi” diye eleştirmiş bir basının evlatlarıyız. Sporun bu halde olmasının en büyük sorumlusu bence basındır.
Manisa Yırca köyü zeytinlik katliamı…
‘Ben beyefendinin işadamıyım. İstediğimi yaparım. Valiyi, kaymakamı, jandarmayı takmam. Mahkeme kararlarının sallamam’ durumu.
-Kadın cinayetleri…
Erkeğin kendinden daha zeki varlığı kabul edememe durumu. ‘Nasıl olsa cezası yok’ diye devlet cesaretlendirmesi.
IŞİD…
Barbarlar. İnsan bile değiller.
İkinci bölüm: Türk medyası hiç bu kadar aşağılık olmuş muydu bilmiyorum!