
BAHADIR KAYNAK
bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr
Çocukluğumun Sovyetler Birliği, dünyanın iki süper gücünden birisiydi. Türkiye Batı bloğunun içerisinde yer aldığından Sovyet bloku tamamen düşman kampı varsayılır, bu algı da yüzyıllardır süren ‘Moskof tehdidi’ ile örtüştüğünden toplumun genelinde kuzeydeki bu dev ülkeye karşı duyulan düşmanlıkla kendiliğinden çakışırdı. Elbette dünyayı bizim içinde yer aldığımız Batı ittifakına karşı düşman komünist blok paradigmasından okumayan kesimler de vardı ama toplumdaki yaygın algının bu minvalde şekillendiği söylenilebilir.
Sovyetler Birliği’nin Türkiye için tehdit oluşturması bir yana, gücü ve imkanları konusunda ise tereddüde yer yoktu. İçinde ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin de olduğu ittifaka meydan okuyan, uzay yarışında, silahlanmada hiç de geride kalmaya niyeti olmayan devasa bir güç merkeziydi Moskova. 80’lerde Gorbaçov liderliğinde dünyaya açılmaya başladıklarında bu kapalı kutunun ardında ne olduğu, Dünya Savaşı’nın bitiminden beri en büyük güvenlik endişemiz haline gelen ülkenin neye benzediğini görmeye başladık. Mehmet Ali Birand’ın Kızıl Meydan’dan yaptığı yayınlar sımsıkı kapalı kapılar ardındaki güçlü düşmanımızın ne olduğunu anlamamız için ilk adımlardı. Ortadaki bilinmezlik kayboldukça da karşımızdakinin kayıtsız şartsız bizi yok etmek isteyen şeytani bir mekanizma değil, aslında benzer yönlerimiz, iş birliği alanlarımız olabilecek komşu bir ülke olduğunu gördük. Daha Sovyetler Birliği yıkılmadan çözülmeye başlayan buzlar, 90’lı yıllarla beraber yerini iyice ılıman bir iklime bıraktı. Enerjiden turizme, ticaretten kültürel etkinliklere bir dizi gelişim alanı tespit edildi. İlk yıllardaki ‘hazır Sovyetler çözülüyorken arka bahçelerine girip kendi imparatorluğumuzu kuralım‘ ajitasyonları da dizginlendikten sonra bir yarım yüzyıldır olmadığı kadar olumlu ilişkiler kuruldu.
Bu süreç aynı zamanda Rusya’nın küresel ölçekte en zayıf gözüktüğü, kendi iç sorunlarına dönüp Batı’ya meydan okuma misyonundan önemli ölçüde geri adım attığı bir zaman dilimiydi. Öyle ki Birinci Körfez Savaşı sırasında ABD ve müttefiklerinin Irak’a müdahalesinde, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde Rusya oldukça düşük bir profil sergiledi. İçinde bulundukları ekonomik zorluklar 1998 moratoryumu ile zirve yapan, askeri gücü giderek eriyen bir ülkenin dünya siyasetinde söyleyecek sözü de doğal olarak azalıyordu. Bir on yıl önce ABD’ye bile kafa tutacak bir güç olarak algılanan Ruslar kendi vatandaşlarını besleyemeyen, askerleri silahlarını haraç mezat satan ve Afganistan faciası sonrası dişleri sökülmüş, miadını doldurmuş bir güç gibi görülmeye başlandı. Çeçenistan savaşında Moskova’nın gösterdiği acizlik bu algıyı daha da güçlendirdi.
Derken Putin kadrajımıza giriverdi. Yeni binyıla KGB kökenli, poker suratlı lideriyle başlayan Ruslar adeta küllerinden doğuyordu. Küresel ekonomi toparlanırken uçuşa geçen petrol ve doğal gaz fiyatlarının da desteğiyle kendine gelen Rusya ekonomisi, Putin’in yumruğunu masaya vurup Batı’nın karşısına yeniden dengeleyici bir güç olarak çıkmasına olanak sağladı. Dünyada istediği gibi at oynatan ABD’nin karşısına, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını bir büyük talihsizlik olarak gören, Rusya’nın emperyal misyonuna sahip çıkan bir lider dikildi. Üstelik Avrupa Birliği’nin siyasi zaaflarına iktisadi durgunluk da eklenirken, ABD, Afganistan ve Irak maceralarındaki beceriksizliklerine ilaveten bir de küresel ekonomiye liderlik yapmakta güçlükleri çekerken bunlar gerçekleşti. Putin, bu koşullarda Batı’nın hoyrat politikalarından bezen, tek kutuplu dünyanın içerisinde sesini duyurmakta güçlük çekenler için bir umut ışığı oldu. Türkiye’nin de Birinci Körfez Savaşı’ndan Suriye iç savaşına uzanan süreçte ABD’yle Kürt meselesi üzerinden giderek açılan makası düşünülünce, daha dengeli bir küresel siyasi sistem memnuniyetle karşılandı. Soğuk Savaş sonrası boşluğa düştüğünü düşünen Ankara için Putin’in Rusya’sını fırsat olarak görenlerin sesi giderek daha çok çıkmaya başladı.
Bu analizde eksik nokta Rusya’nın 2000’li yıllardaki geri dönüşünün niteliğinin ve sürdürülebilirliğinin yeterince iyi okunmaması diye düşünüyorum. 90’lı yıllarda ayakları üstünde duramayan bu büyük ülkenin yeniden canlandığı, potansiyelini harekete geçirdiği doğrudur ancak ABD ve Avrupa ile yeniden kurulan dengeleri anlamadan, sadece yüzyıl önceki olaylarla üstünkörü bir benzetme üzerinden kurgulanan politikalar istenen sonucu veremez.
Bugün Rusya’nın Suriye’de hakim güç olması, Libya’daki askeri ve politik etkinliği, Brexit oylamasından ABD seçimlerine kadar bir dizi önemli olayda parmağı olduğu iddiaları (ben inandırıcı bulmasam da) Rusya’nın ve lideri Putin’in hem bizde hem de küresel ölçekte kapasitesinin yüksek olduğuna dair bir kanaat oluşturdu. Bu da ABD’yi dengeleme kudretine sahip, AB ülkelerine de kolaylıkla diş geçirebilen bir Rusya’nın yeniden süper güç olarak sahneye çıkmakta olduğuna yoruldu.
Oysa resme biraz daha dikkatli baktığımızda Rusya’nın dünyada ağırlığı artan, bilek büken bir güç olmaktan çok Soğuk Savaşın sonunda beri süregiden gerilemesini durdurmaya çalışan bir aktör olduğunu görebiliriz. Churchill’in bir zamanlar ifade ettiği gibi Stettin’den Trieste’ye inen bir çizginin doğusundaki muktedir, Berlin, Varşova, Prag, Budapeşte (hatta bir on yıl kadar Viyana) gibi doğu Avrupa’nın önemi başkentlerini elinde tutan bir dev, son 30 yılda doğal sınırlarına doğru rücu etmiş durumda. Sadece peyk ülkelerini AB’ye ve NATO’ya kaybetmekle kalmadılar, aynı zamanda Baltık cumhuriyetleri gibi Sovyetler Birliği’nin parçası olan ülkeleri de rakiplerine kaptırdılar. Bugün Rusya’nın politik etkinlik sınırı, devrimle havlu attıkları Birinci Dünya Savaşı sonrası kendilerine dikte edilen Brest-Litovsk Anlaşması’nın dahi gerisinde.
Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkelerin Moskova’yı karşılarına aldıklarında cezalandırıldıklarını konuşuyoruz ancak bu ülkelerin elden kaçmadığı anlamına gelmiyor. Bilhassa Ukrayna’nın Rusya’nın kontrolünden çıkması büyük güç iddiasını sürdüren bir ülke için onulmaz bir yara açtı. Kırım’ın işgali ve ilhakı, Putin’in gücüne değil zayıflığına işaret ediyordu. Zira bu hamleyi yapan Rusya, kalıcı olarak Ukrayna’yı kaybettiğini kabul etmiş oluyor ancak Kırım gibi son derece stratejik bir bölgeyi kontrol ederek zararın bir yerinden dönmeyi hedefliyordu.
Kırım meselesi başlı başına tartışılmayı hak eden bir konu olduğu için bunu sonraya bırakıyorum. Beyaz Rusya’da Lukaşenko karşıtı gösteriler ve Britanya ile ABD’nin artan baskıları Rusya’nın son 30 senedir geri adım atmasına neden olan olaylar örgüsünün yeni bir adımına dönüşüyor. Askeri güç kullanmanın sınırlarıyla yüzleşen Moskova, Avrupa’yla ve özellikle Almanya’yla olan ekonomik ve politik ilişkileri adına ılımlı hareket etmeye zorlanıyor. Moskova’nın Soğuk Savaşı sonlandırıp Doğu Avrupa’dan çekilme kararının da Batı Almanya’nın ekonomik yardımlarıyla ilişkilenmesi mümkün olduğundan bir kez daha Rusya aleyhine genişleyen bir Batı ittifakına direnme ya da geri adım atarak iyi ilişkilerini muhafaza etme seçenekleri arasında karar verecek.
Putin’in bugün karşılaştığı jeopolitik sorunlar bu bağlamda seleflerininkinden farklı değil. Türkiye, Rusya’yla yakın çalışma planları yapıyorsa sadece kendi önceliklerinin değil, Moskova’nın dertlerinin de dikkate alınması gerektiğini düşünmek zorunda. Doğrudan etkilendiğimiz Kırım meselesinde bile bir süre sürdürdüğümüz sessizliğimizi bozarken, benzer durumlarla karşılaşmaya devam edeceğimizi hesaba katmalıyız. Beyaz Rusya’dan Kırım’a, Donbas’tan Kafkaslar’a Rusya ile ABD ve müttefikleri arasındaki mücadele devam edecek. Ankara’nın bu krizler derinleştikçe ne yapacağına dair senaryoları hazırlamasında fayda var. Stratejik ortaklık hevesini bir kenara koyduğumuz anlaşılıyor ama Batı ittifakı içinde kalarak böylesine yoğun iş birliği alanları yarattığımız bir Rusya’ya ilişkilerimizi sürdürürken ciddi ikilemler yaşamamız kaçınılmaz görünüyor.