
Dr. FEYZA BAYRAKTAR
info@feyzabayraktar.com
Mutsuzluk için son yılların en büyük salgınlarından biridir desek, sanırım yanlış olmaz. Hal hatır sorduklarınız çoğunlukla “İyiyim” dese de o kelimenin arkasında mutsuzluk virüsü tüm ruhu sarmış dolaşmakta.
Eskiden de mi insanlar bu kadar mutsuzdu yoksa yeni çağın vebası olarak bizi mi vurdu net olmamakla birlikte günümüz insanının hayattan beklentisinin fazlasıyla artması, kendisini daha fazla kişiyle kıyaslaması, mutsuzluk varyantlarını çoğalttı.
Hayattan beklentimiz ne?
Çok güzel bir evde oturmak, lüks bir otomobil kullanmak, popüler-bilinir olmak, mesleğinde iyi bir statüde bulunmak, işini ne kadar severek de yapsan çok çalışmamak, seyahat edebilmek ve tabii ki masallardaki gibi bir aşk yaşamak…
Bu listenin içeriği kişiden kişiye değişmekle birlikte genel beklenti, diğerlerinden üstünlük ve mutluluk. ‘Sıradan’, ‘diğerleri gibi’ olmayı kendine yakıştıramayan birçok insan, hayatın kendisine taktığı borçların kaydını tutarken üzerine bir de bahşiş verdiğini düşündüğü insanların sahip olduklarına bakıp mutsuzluğu kendine mesken tutmuş durumda. Hayatta ‘nihai hedef’in mutluluk algısının yaratılması ve mutluluğa giden yolun ‘sahip olma’ taşlarıyla döşeli olduğuna inanılması, insanı gerçekçi olmayan ‘beklentiler kuyusu’na attı. Beklemede kalan insanın hayatı da yarım kalmışlık duygusuyla akıp gitmekte.
“Benim hayattan maddi bir beklentim yok, mutlu olayım yeter” derken bile aslında hayatın bizi mutlu hissettirmesini bekliyoruz. Normal olanın mutlu olmak olduğunu sanıyoruz. Oysa, hayatın doğal akışında zorlayıcı olsun olmasın birçok farklı durum karşısında, birçok farklı duygu hissederiz ve aslında normal olan mutlu hissetmek değil, her duyguyu hissedebilmek.
Neden mutlu olamıyoruz?
Çoğumuz, hayatı bilinmez deneyimlerle dolu bir süreç olarak değil, sürekli yükselmemiz gereken bir kariyer gibi algılıyoruz. Bu sebeple de sosyal medyada sık sık paylaşılan ‘motivasyon’ temalı videolar gibi çektiğimiz her acı sonrası ödüllendirilmeyi bekliyoruz. Ödüllendirilmediğimizi düşündüğümüzde de “Neden ben?” diye sorguluyoruz. Bu soruyu aynı anda birçok insanın sorduğu düşünülürse karşılaştığımız birçok durumun sadece bize özel olmadığını görebiliriz. Sadece aynı duruma farklı şekillerde tepki vererek farklı şekillerde deneyimliyoruz.
Mutsuzluğun DNA’sı çıkarılsa yapı taşlarından biri de insanın kendisini başkalarıyla kıyaslaması olurdu herhalde. Eskiden insanlar kendilerini sadece tanıdıklarıyla kıyaslarken internetin ve sonrasında sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte artık dünyanın diğer ucunda yaşayan insanlarla dahi kendilerini kıyaslayabiliyor. Hal böyle olunca da ‘kıyaslama zehirlenmesi’ yaşanıyor ki birçok insan sırf bu yüzden belli bir süre sosyal medyadan uzak kalmaya çalışarak detoks yapıyor.
‘Görünen’in gerçek olmadığı ya da sanıldığı gibi ‘sonsuza kadar mutlu’yla sonlanmadığı herkes tarafından bilinse bile ‘yalan dünya’ insanı mutsuz etmeye devam ediyor.
Çoğu zaman istediğimiz gibi bir hayata sahip olamadığımıza o kadar odaklanıyoruz ki gerçekleşen isteklerimizi azımsıyoruz. Bize verileni görmezden geliyoruz. Hatta öyle ki bir şeyin varlığını hissedebilmek için, yokluğunu deneyimlememiz gerekiyor. Kaybettiğimiz bir şeye tekrar sahip olduğumuz zamansa olmadığı anları çoktan unutmuş oluyoruz.
Çıkış yolu var mı?
Hep iyi hissetmek istiyoruz; hep motive, hep aşık, hep coşkulu… Dolu dolu yaşadım demek için klişe Hollywood filmlerinden birini yaşamamız gerektiğine inanıyoruz. Olmadığı zaman da monoton, sıkıcı, acılarla dolu, tatsız tuzsuz bir hayata mahkum olduğumuzu düşünüyoruz.
Gerçekçi olmayan beklentiler üzerinden, hayatı kendimize zehir ediyoruz. ‘Gerçekleştirmek için ilk önce hayal etmelisin’, ‘Potansiyelinin farkına var’ gibi söylemler -her ne kadar doğru da olsa- insan her istediğini gerçekleştiremeyebilir. Her hayal gerçeğe dönüşmeyebilir. Kendi potansiyelimizi hayata yansıtamayabiliriz. Her zaman her şey bizimle ilgili değildir. Bazen olmaz; çünkü hayat böyle bir şeydir.
Hak edilen bir şey vardı da biz alamadık gibi öfkeyle yaşamak yerine deneyimlerden öğrenerek, geleceğe dair hedefler koyarak -hayatı kontrol edemeyeceğimizi de bilip- içinde bulunduğumuz dakikalardan oluşan hikayeler yazmaya çalışarak yaşamamız gerek; çünkü ancak bu şekilde mutsuzluk salgınının şiddetini azaltabiliriz.
‘Özel’ olmaya değil, ‘sıradan’ olmayı kabul etmeye, ‘sahip olma’ya değil, ‘deneyimleme’ye odaklanmaya ihtiyacımız var. Tabii mutlu olmak için de ilk önce sahip olmadıklarımız ve kıyaslamalar üzerinden kendimizi mutsuz etmemeyi öğrenmemiz gerekiyor.