Gazeteci Mustafa Alp Dağıstanlı medya dünyasındaki sansür ve otosansür hikâyelerini aktardığı yeni kitabı ‘5 Ne 1 Kim‘le okuyucunun karşına inanılması güç anekdotlarla çıkıyor. Medya dünyasına dair sarsıcı hikayelerle dolu kitap, Dağıstanlı’nın yaşadıklarının yanında, televizyon ve gazete camiasından tanıdığı arkadaşların anılarıyla da beslenmiş. Gazeteciliğin her günün tarihini yazmak olduğunu belirten Dağıstanlı “Benim bu tarihe itirazım var” diyor.
Dağıstanlı haklı olarak bir de şöyle soruyor: “Herkes sağda solda konuşuyor. Peki, bu kadar fazla kahraman gazetecimiz varsa eğer gazetecilik niye bu halde? Herkes George Orwell’ı cebinden çıkaracak neredeyse!”
Kitaptaki ilginç konulardan biri, değişen medya yapısına örnek olarak gösterilebilir: Sabah gazetesinin ‘Özel İstihbarat’ diye bir birimi var. Bu birim doğrudan MİT’le çalışıyor. Bu birimin müdürü Sabah’ın yazarlarından birinin eski şoförü. İlk önce gazetede muhabiri olarak çalışmaya başlıyor ve daha sonra birimin bir numaralı ismi oluyor.
Bir ilginç anekdot da Bülent Arınç‘la ilgili… Arınç bir gün NTV’yi ziyaret ediyor, bir çalışanın masasında mizah dergisini eline alıyor ve hoşnutsuz bir şekilde bırakıyor. Arınç gittikten sonra ise kanalın sorumlularından Nermin Yurteri koşar adım mizah dergisi okuyan muhabirin yanına geliyor ve bir daha böyle şeyler istemediğini söylüyor!

‘Parti yayın organı bile böyle olmaz’
Mustafa Dağıstanlı’nın BirGün ve Evrensel gazetelerindeki iki ayrı söyleşisinden satırbaşları şöyle:
* Türkiye’de gazetecilik hiçbir zaman parlak olmadı ve şu anda çok geri bir noktadayız. Ben 30 yıldır gazetecilik yapıyorum ve gazetecilik tarihini de epey okumuş biriyim. Kendi çalıştığım dönemlere bakıyorum, o zaman da gazeteciliğin birçok sorunu vardı. Fakat bu kadar aşırı değildi.
* Türkiye’de riyakarlık düzeyinin en yüksek olduğu ortam belki de medyadır. Gazeteciler meyhanede kükrer, işlerini yaparken sünepeleşirler. İrili ufaklı yöneticiler koltuk kavgası yapar, kişilik çekişmelerine girer… Ama gazetecilik için kavga veren pek az yönetici vardır. Yükseldikçe gazetecilik ilkeleri unutulur, bir tarafa bırakılır, kuralı işler sanki. Gazeteciler bunları bilir, içinde yaşarlar. Ama bu memleketteki genel kural işler durur: Kol kırılır yen içinde kalır. Kalmasın.
* Bizim medya, iktidar baskısından kaynaklı olarak, Başbakan’ın söylediğini haber yapıyor. Başbakan’ın ne söylediği tek başına haber değildir. Dünyada bütün başbakanlar yalan söyler, yalan söylemeyen başbakan yoktur ve bizim başbakan da en yalancı başbakanlardan biri. Sen gazeteci olarak, “O onu dedi, bu bunu dedi” haberciliğine geçtiğin zaman ve asıl olarak da Başbakan’ın laflarına itibar ettiğin zaman sürekli yalan söylüyorsun demektir.
* 28 Şubat’ta medyada kurulan emir komuta zinciri ne hoş mücevhermiş! AKP bunu fark etti. Hükümet ve medyası, 28 Şubat darbesinin medya ayağının da yargılanmasını istiyor. Aynı emir komuta zincirinin bugünkü ayağı da Star, Akşam, Yeni Şafak, Sabah vs. Yani Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan, İbrahim Karagül, Erdal Şafak ve bu gazetelerdeki sürüsüne bereket köşe yazarı… Askerin siyasete müdahalesi ile AKP’nin siyasi hamlelerini aynı tutuyor değilim. Gazetecilik bakımından aynı rezil ilişkinin içinde olduklarını söylüyorum.
* Bu AKP yanlısı gazeteleri İngilizce’ye çevirsek ve yurt dışında bir iletişim fakültesine göndersek, bunlara gazete demezler. Bir partinin yayın organı falan bile bu kadar taraflı olamaz. Bir kaide gözetir hiç olmazsa.
‘Taksim’e yürüyerek gazetecilik kurtarılamaz’
* Bütün suçu sisteme attığımız zaman hepimiz günahsız oluruz ve bütün sorumluluklarımızdan arınırız. Herkesin bir sorumluluğu var. Bir şey yapıyorum fakat yaptığım şey beni tanımlamıyorsa problem var demektir. Halbuki biz insanlar yaptıklarımızla tanımlanırız. Durumu nasıl düzeltebiliriz? Bir şey dışarıdan düzeltilemez. Ancak içeriden düzeltebiliriz. Gazeteciler bir şey yapacak yani.
(…) Galatasaray’dan Taksim’e yürüyerek gazetecilik kurtarılamaz. Bence gazetecilerin yapacağı eylem sokak eylemi değil. Sokak eylemini gazeteciler öldürüldüğünde, yaralandığında ve tutuklandığında yaparsın. Fakat ‘Fikir özgürlüğü’ sloganıyla eylem yapılamaz bana göre. Çünkü o mücadele senin çalışırken vereceğin mücadeledir.
Erdoğan’a 900, Bahçeli’ye 2200 vuruş olur mu!
* Kitle hareketlerinden ve sokak eylemlerinden tüm iktidarlar korkar. Kontrol edilemez bir şeydir çünkü. NTV ve Doğuş Holding bundan korktu. NTV’nin CEO’su Cem Aydın, insanlar kanalın kapısına dayandıktan iki gün sonra “Burama kadar geldi” dedi, herkesi toplayıp bir konuşma yaptı. Bu toplantıda çalışanlardan özür diledi ve daha düzgün diyemem ama “Daha dengeli bir yayın izleyebilir miyiz” noktasına getirdi işleri…
* Merkez medyada çalışan insanların, en tepedeki yöneticisinden stajyer muhabirine kadar, tamamı, ruhen diyelim, Geziciydi bence. Fakat yöneticiler, o mevkilerde bulunmalarını hak edecek şekilde davranmaya alışık oldukları için, yani kendileri olmaktan çıkıp iktidarın taleplerini uyguladıkları, iktidarın ruhuna uygun hareket etmeyi alışkanlık haline getirdikleri için kendi ruhlarını, benliklerini ezdiler.
‘Cemaat-AKP yarılması ilkesizliği gösterdi’
*Yarılma, Cemaat ve AKP medyasının ne kadar ilkesiz olduğunu gösterdi öncelikle. Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat gibi meselelerde ne kadar gazetecilik yaptıklarını da itiraf etmiş oldular. bu yarılma, Cemaat-AKP ittifakını bitirdi ve ortalıkta gazete ve gazeteci kisvesiyle dolaşanlar da nasıl birer müsvedde olduklarını göstermiş oldu. Üzerine gidilmesi gereken meselelerin üzerine gitmediklerini itiraf ettiler. Ve hemen sahiplerinin sesi oluverdiler.
* Bir keresinde TRT internet sitesine aynı gün konuşan Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin söylediklerini koyuyor. Başbakan’ın haberi 900 vuruş, Bahçeli’nin haberi 2200 vuruş olmuş diye bir pazar günü TRT aranarak “Nedir bu rezalet?” diye soruluyor ve kimin yaptığı tespit ediliyor. Yani bu derecede bir kontrol var.
‘Köşe yazıları basın özgürlüğü yerine geçti’
* Bir şeyin köşe yazısı olarak yayınlanmasıyla haber olarak yayınlanması arasında fark var. Haber çok daha etkili bir şey. Haber başka süzgeçlerden geçiyor ve öyle yayınlanıyor. O nedenle haberin “Başbakan çaldı” demesiyle, yorumcunun demesi arasında dünya kadar fark var. Köşe yazıları basın özgürlüğü yerine geçti. Haberin boynunu vurdular, haber yazılamıyordu. Büyük köşe yazarlarımız yazı yazabiliyordu ya, tamam o zaman basın özgürlüğü yerinde! O köşe yazarları haberlerin başına neler geldiğini hiç düşünmediler.