Şu günlerde Türkiye’de “ekonomi” denince, herkesin zihninde “inşaat” çağrışımı oluyor. Ekonominin lokomotifi orada. Bir dinamizm yaratıyor, çünkü birçok sektörü harekete geçiriyor, ama yapısal dönüşümü inşaat kendi başına yapamaz.
Bir yandan da, ilk yılların ivmesini kaybeden ekonomide bir canlılığı sürdürmek için inşaata yüklenmek gibi bir durum, bir tutum var. Çünkü AKP kazandığı oyları büyük ölçüde yarattığı ekonomik gelişmeye borçlu.
Bunun, halkın olan biteni anlamaması olarak görmüyorum. Bence durum daha vahim. Anlayarak ve bilerek verilen bir destek sözkonusu. “Ben kazançta mıyım, kayıpta mıyım?” diye bakan önemli bir kesim var. “Kazançta” isem, şu şöyle olmuş, bu böyle olmuş, beni çok fazla ilgilendirmiyor.
Tayyip Erdoğan’ı ideolojik nedenlerle bağrına basan bir çekirdek kitle var, şüphesiz; ama eriştiği oy potansiyeli onlardan gelmiyor. Oy potansiyelinin sahibi bu iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarının somut faydalarını görmüş, yani 2002’ye kadar cebine girenin çok daha üstünde bir gelir düzeyine erişmiş bir kitle.
Böyle bir destek karşısında birtakım “ilkeler” üzerinden muhalefet güçleşiyor. Bunu Tayyip Erdoğan ve çalışma arkadaşları da çok iyi biliyor ya da hissediyor. Onun için, ilk fırsatta “rakam verme”ye başlıyorlar.
Ama Erdoğan’ın “inşaat ekonomisi” de sanırım kendi imkânlarının sınırına dayandı. Dolayısıyla o –kasten– gözü kapalı desteğin de hiç değilse tek gözünü açacağı bir evreye geliyoruz.