Siyasetçinin kıblesi devletin durduğu yerdedir. Bu kıbleye dönük ibadetine, peşine taktığı halkı da dahil ettiği zaman yeryüzünde cenneti var etme ihtimali doğar.
Peki siyasetçi için hangi tür din anlayışı ve dindarlık makbuldür? Siyasetçinin gözlüğünden görünen dindarlık, seccadesini iktidar kıblesine uydurduğu ölçüde kendine yaşama imkânı bulabilir. Yoksa? Cevap: Bakınız bugünün Türkiye’si.
“Cemaat-hükümet gerilimi” denen olay, Erdoğan’ın ustalık dönemine özgü bir harekât planı çerçevesinde sivil İslâm alanını boydan boya işgal etme teşebbüsü ile başladı.
Dershane tartışmasını hatırlayın. Erdoğan, devlet iktidarını ve ayrıcalıklarını kullanarak Hizmet Hareketi’nin adı üzerinde hizmet alanının yani dershanelerin etrafına “yasak-girilmez” levhası asmaya kalkıştı. Aynı işgal teşebbüsünü, sopa yerine havucu kullanarak diğer dinî cemaatlere karşı da uyguladı.
İmam-Hatiplere, yurt dışında devlete ait kültür merkezlerine yeni misyon yükleyip, iktidar imkânları ile kendi cemaatini oluşturmaya girişti.
Sonuçta itaat altına aldığı cemaatler ve kendi cemaati üzerinden bağımsızlığını muhafaza eden cemaatlerle kutuplaştı. Siyaset Müslümanları böldü.
Daha ileri gidip bu savaşı, yolsuzluklarını örtmek için genişletti, siyasî çıkar sağladı. Sonuç? Devlet daha İslamî, toplum daha mı dindar? Hayır, tersine İslâm AK Parti iktidarı ile devletleşti; toplum ise -artan suç oranlarına bakılırsa- dindarlaşmadı sadece iktidarı ayakta tutacak bir seçmen kitlesine dönüştürüldü.
Demek ki siyasetçinin kıblesi kasten ve taammüden farklı.