Milli utanç: Kartalkaya yangını
M

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Kartalkaya’da meydana gelen facia, hepimize bir kez daha çok pahalı bir ülkede yaşamaya çalışan ucuz canlar olduğumuzu hatırlattı. Yine milli yas ilan edildi. İçimiz yanıyor, bu doğru; ancak görevini yapmaktan aciz, rant odaklı ve ahlaki değerlerden yoksun bir sistem yüzünden yaşanan can kayıpları, ülkem adına derin bir utanç yaratıyor.

Bu tür durumları artık ‘milli utanç’ olarak tanımlıyorum. Çünkü ihmal, denetim yetersizliği, liyakatsizlik, adam kayırma, yolsuzluk ve suçluların cezasız kalması gibi nedenlerle meydana gelen facialardan bizler de sorumluyuz. Seçimlerimiz ve kötülük karşısındaki sessizliğimizle bu düzenin devamına katkı sağlıyoruz.

Son günlerde zihnimde aynı soru yankılanıyor: “Biz neden böyleyiz?”

Neden bizim ülkemizde insanlar yok pahasına ölüyor ve biz neden bu kadar duyarsız, hatta kötü insanlar olduk? Bugün bu soruya farklı perspektiflerden yanıt arayacağım.

İhmallerin sürekliliği

Türkiye’nin tarihindeki birçok facia, önleyici tedbir alınmaması veya alınmış tedbirlerin uygulanmamasıyla ilişkili. Örneğin, 1999 Marmara Depremi sonrası çıkarılan yapı denetim yasaları, kağıt üzerinde kaldı ve bu eksiklikleri 6 Şubat depreminde acı bir şekilde gördük. Kartalkaya yangını da tıpkı Soma maden faciası ve 2021’deki orman yangınları gibi denetim yetersizliği ve mevzuatın etkin uygulanmamasıyla ilişkilendirilebilir.

Türkiye’nin tarihine bakıldığında, facialardan sonra bir takım düzenlemeler yapılır ancak bu düzenlemeler ya uygulanmaz ya da denetim süreçleri tamamlanmaz. Krizlere hazırlık yerine, kriz sonrası müdahalelere odaklanan devlet mekanizması, sistematik bir sorunun varlığına işaret eder. Bu sorunun bedelini ise maalesef her faciada halk öder.

Yolsuzluk ve yönetim zaafiyeti

Kartalkaya’daki yangında da görüldüğü üzere otellerin yangın güvenlik sistemlerinin denetlenmemesi ya da eksik denetlenmesi, Türkiye’de sıkça karşılaşılan yolsuzluk ve rant odaklı yönetim anlayışının bir sonucu. Siyasi otoriteler krizleri yönetmek yerine, yalnızca görünürdeki etkilerini hafifletmeye çalışıyor.

Bu durum, hesap verebilirlik kültürünün eksikliğiyle doğrudan ilişkili. Halk ise defalarca sorumluların cezasız kaldığını gördüğü için tepkisiz hale geliyor.

Toplumun tepkisizliği

Türk toplumunun felaketlere karşı tepkisiz kalması, birçok sosyolojik ve psikolojik nedene dayanıyor:

* Öğrenilmiş çaresizlik: Türkiye, geçmişteki facialar ve travmalar nedeniyle öğrenilmiş çaresizlik içinde bir toplum haline geldi. Hemen hepimiz, sistemin değişmeyeceğine inanarak pasif bir tavır sergiliyoruz.

* Unutma alışkanlığı: Felaketler sonrası ‘Hiçbir şey değişmeyecek‘ düşüncesiyle olayları unutmaya çalışıyoruz. Ancak unutma alışkanlığı öyle bir hal aldı ki insanlığımızı da unutuyoruz.

* Şikayet kültürü: Sorunları çözmek yerine yalnızca şikayet etmekle yetiniyoruz. Bu durum, toplumsal hareketlerin önünde ciddi bir engel oluşturuyor.

Günah keçisi bulma eğilimi

Siyasi kutuplaşma, facialarda bile ortak bir tutum sergilenmesinin önüne geçiyor. Siyasi partiler birlikte hareket etmek yerine birbirini suçlamayı tercih ediyor. Halk da kutuplaşmanın etkisiyle benzer şekilde bir günah keçisi bulup suçlamayı, sorumluluğu paylaşmaktan daha kolay buluyor.

Dayanışma kültürünün azalması

Geçmişte mahalle dayanışması ve kolektif hareket kültürü çok daha güçlüydü. Modernleşme ve kentleşme, bireylerin yalnızca kendi sorunlarına odaklanmasına neden oldu. Pahalılığın artmasıyla birlikte bireyler hayatta kalma mücadelesine daha fazla yoğunlaşırken toplumsal dayanışma zayıfladı.

Psikolojik dinamikler

Faciaların toplum üzerinde bıraktığı derin psikolojik etkiler, tepkisizliğin nedenlerini anlamamızda önemli bir yer tutar:

* Facia yorgunluğu: Sürekli kötü haberlerle karşılaşan bireyler, zamanla duyarsızlaşır ve bu olayları normalleştirir. Bizler de maruz kaldığımız travmaları o kadar normalleştirdik ki hayatta kaldığımız her güne şükreder hale geldik.

* Korku kültürü: Protestolara yönelik sert müdahaleler, insanların ses çıkarmaktan çekinmesine yol açar. Bu durum, toplumsal tepkisizliği daha da artırır. Toplumun demokrasiyi içselleştirememesi, bugün maruz kaldığımız birçok problemin temelini oluşturuyor. Dolayısıyla, klavye şövalyeliği dışında ne yapacağımızı bilmiyoruz. Çoğu zaman kaygıdan kıpırdayamıyoruz.

Çözüm önerileri

Kartalkaya yangını ve benzeri faciaların tekrarlanmaması için, toplumsal bir dönüşüm şart. Bunun için atılabilecek bazı somut adımları sıralayacak olursak:

1. Hukukun üstünlüğü ve denetim mekanizmaları: Bağımsız denetim mekanizmaları oluşturulması, yolsuzluğla mücadele edilmesi ve hesap verebilirlik kültürünün yerleşmesi lazım. Ülkenin ve toplumun her açıdan gelişmesi için atılması gereken en elzem adım bu.

2. Sivil toplumun güçlenmesi: Toplumun örgütlenmesi ve dayanışma ağlarının güçlendirilmesi, facialar karşısında tepkisizliği azaltacaktır.

3. Eğitim ve farkındalık: Halkın, facialar konusunda bilinçlendirilmesi ve eğitim müfredatında bu konulara yer verilmesi önemli. Müfredatın içinin boşaltılması, bir toplumu sistematik olarak cahilleştirme olarak tanımlanabilir. Cehaletin hep daha kolay yönetildiği düşünülür, oysa cehalet ağı büyüdükçe yönetilemez hale gelir ve gün gelir o ağın dışındakileri de yutar.

4. Psikolojik destek ve toplum terapisi: Sürekli travmalara maruz kalan bireyler için psikolojik destek mekanizmaları oluşturulmalı. Nitelikli psikolojik destek, bir lüks olmamalı ve toplumun hemen her bireyi bu konuda farkındalık kazanmalı ve bu hizmetten yararlanabilmeli.

Kartalkaya yangını, Türkiye’deki sistematik sorunların bir kez daha gün yüzüne çıktığı acı bir örnek olarak tarihe geçti. Bu ve benzeri facialar, ancak toplumsal farkındalık ve güçlü bir hesap sorma kültürüyle önlenebilir. Sessiz kalmamak, gelecekte benzer acıların yaşanmaması için atılacak en önemli adım.

Tekrar hatırlatmak isterim ki sessizlik, suça ve kötülüğe ortak olmaktır. Bu sefer unutmayalım.