Michel Foucault'nun da dediği gibi: Canınız cehenneme!

ERAY ÖZER

@ErayOzer / erayozer@gmail.com

Ünlü felsefeci Foucault bir yaşam boyu devam eden arayışında iktidarın nerede ve nasıl kurulduğunun peşine düşer. Ararken iktidarın kurumlarına düşer yolu. Hapishaneye, hastaneye bakar örneğin. Hapishaneye bakarken ıslah edilme yerine suç üretimine, hastaneye bakarken sağlık kazandırma yerine hastalığın yayılmasına rastlar.

Arkeoloji/soykütüğü adı verdiği yöntemiyle bilimler tarihinde derin bir kazıya girişirken hapishanenin suç, hastanenin hastalık üretilen yerler olduğu sonucuna varır.

Pınar markasının sahibi Yaşar Holding’in yönetim kurulu başkanı Selim Yaşar’ın referandumda attığı tweet’ler ve akabinde boykutu yiyip, satışlar düşünce gelen özrü düşürdü Foucault’yu ilk aklıma.

Derken Emre Belözoğlu, Göksel Gümüşdağ ve diğer Başakşehir şürekâsının A Spor kanalını ziyareti çıktı karşıma.

Rahmetli Foucault gittiği yerden bu yazıyı yazmamı istiyor olsa gerek…

Bir sonraki hamleye kadar ‘stand by’da

Selim Yaşar gibiler hayatımızda hep var. Bir fırsatını bulduklarında hayranı oldukları, –yine Foucault’ya saygıyla- bedenlerinde besleyip büyüttükleri iktidarın yeniden üretilmesine katkı sağlamak için can atmaları tarih boyunca kendisini tekrar eden bir süreç.

Keza, bu yeniden üretimde dozu tutturamayıp geri adım atmaları ve iktidarın öznesi oldukları içgüdüsüyle yeniden harekete geçecekleri güne kadar kendilerini ‘stand by’a almaları da…

Şimdi google’a ‘spora siyaset karıştırmamak’ yazın, onlarca sayfa çıkar karşınıza ve hemen hepsinde ya tribünde yapılan bir protestoya itirazla karşılaşırsınız, ya Gezi’ye destek veren kulüplere laf giydiren birçok bilmiş…

Spora siyaseti karıştırmayan örnek başkan Demirören

Bir örnek: Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören’den gelsin.

Başkan, Almanya’nın temel hak ve özgürlükler açısından Türkiye’den daha gelişmiş bir ülke olduğunu söyleyen Alman Futbol Federasyonu başkanına 2 Mart’ta şöyle yanıt verir: “Alman başkanının bir açıklaması vardı üzülerek izledik. Siyasi geçmişinden dolayı siyaseti unutmamış. Spora siyaseti karıştırmak çok yanlış. Ben kendisini ülkemize davet ediyorum Türkiye’deki demokrasiyi ve insan haklarını bir görsün.”

Aynı Yıldırım Demirören sadece 18 gün sonra 2’nci Futbol Zirvesi’nde konuşmasını, “Daha güçlü bir Türkiye için 17 Nisan sabahı evet diyen bir Türkiye ile uyanmak dileğiyle” diyerek tamamlar. Referandumda oy istemektedir başkan.

Çünkü Foucault haklıdır: Birileri sizi ıslah etmek istiyorsa suç üretmeye çalışıyordur. Ve siyaset, en çok ‘Siyaseti bu işe karıştırmayın’ diyenlerin işidir.

Özrü kabahatinden de beter be Foucault

Sonra aradan birkaç gün daha geçer ve bir maç çıkışı işi gereği bir futbolcuyu kameraya çekmekte olan bir muhabire üç ünlü futbolcu saldırır. Darp eder. Besili vücutlarıyla.

Başakşehirli bu futbolcular bakarlar ki, olay bir başka kameranın kayıtlarına girmiş, foyaları ortaya çıkmış, kamuoyu üstlerine çullanmış, özür dilemeye giderler. Yanlarında başkanları ve kaptanlarıyla.

Ne demişti Foucault, hastanede hastalığı, hapishanede suçu arayacaktık. Keza siyasetsizlik talep edilen yer, siyasetin dik alasının üretildiği yer idi.

O vakit, bir özür ziyaretinde özür aramanın manası yok. Biz asıl kibir, cüret, ukalalık, kendini bilmezlik nerede gizli, ona bakmalıyız.

Başkan Göksel Gümüşdağ daha bu ziyarete gelmeden ‘özrünü dilemiş’, yedikleri önünde, yemedikleri arkasında üç iri kıyım adamın, bizler gibi bulgura talim bir muhabiri dövmesini ‘tatsız bir münakaşa’ olarak tanımlamıştı.

Özrüne aşık, nasıl olmasın?

Ziyaret aşağı kalabilir mi? Olayları başlatan Emre Belözoğlu’nun ‘özrüne’ kulak kabartalım: “Öncelikle siz bir erdem gösterdiniz” diyor Emre sözlerine başlarken. ‘Öncelikle’ önemli. Çünkü sizinkisi bir ‘erdem’se koskoca Emre’ninkinin sizden aşağı kalacak yanı yok herhalde.

Devam ediyor büyük kaptan: “Bu yaptığımız da birçok kulübün yapmayacağı bir şey. Ama bu da aslında ahlaklı sporculara yakışan bir davranış, bir duruştur.”

Kendi özründen bahsediyor. Seviyor özrünü. Beğeniyor. Başkası olsa döver, arkasına bakmaz diyor. O özür diliyor, kibrini, ukalalığını, cüretini ve aymazlığını ortalığa saçarak… Biz izliyor ve ‘Vay be Emregiller özür diledi’ diyoruz. Foucault yukarıdan kıs kıs gülüyor.

Şu hayatın bir yerine sıkışmışız, ne mutlu bize

Devam ediyor yüce kaptan: “Tabii ki sizler de bu işi yaparak para kazanıyorsunuz ama orada takım arkadaşlarımızın göstermiş olduğu bir birliktelikti.”

Siz de insansınız aslında, diyor bize. Nefes aldığımızı hatırlatıyor sağolsun. Şu hayatın bir yanına sıkışabildiğimiz için mutlu olmamız gerektiğini öğütlüyor. O konuştukça biz insanlıktan utanıyoruz, Foucault yine kıs kıs gülüyor.

Ve bitiriyor kaptan: “Her ne kadar olayın içerisinde olmasam da Ahmet bey ve Selman beyden özür diliyorum.”

Böyle bir mütevazılığı futbol tarihimiz yazmadı.

‘Her ne kadar’ hak etmesek de Emre bizden özür diliyor, konuşmaların bir yerinde futbolculara uzatılan mikrofonu dayağı yiyen muhabir tutmaya başlıyor, yukarıdan müstehzi bir Fransız bizlere kıs kıs gülüyor.