Babalar Günü, babalık imgesinin hangi siyasal dilde çoğaldığını, hangi otorite biçimlerine sızdığını, hangi itaat terbiyesini meşrulaştırdığını, yurttaşın ne zaman evlatlaştırıldığını düşünmemize olanak sağlar.
Bu yazının tartışmayı murad ettiği asıl mesele, siyaset kurumunun babalıkla kurduğu kadim akrabalıktır. Devlet baba, milletin babası, reis, şef, kurtarıcı, ulu önder, kurucu irade, büyük adam… Siyaset, kendini çoğu zaman baba diliyle anlatır. Yurttaş ise bu dilin içinde ergin bir özne olmaktan çıkarılır; korunacak, kollanacak, terbiye edilecek, hizaya getirilecek, gerektiğinde azarlanacak evlada dönüştürülür.
Bugünün Türkiye siyasetinde ağır, yaşlı, yorucu bir baba gölgesi var. Farklı siyasal konumlarda duran, farklı meşruiyet kaynaklarından beslenen, farklı tarihsel yükler taşıyan figürler ülkenin kaderi üzerinde hâlâ belirleyici. İktidarın, milliyetçi siyasetin, Kürt meselesinin ve ana muhalefetin krizlerinin aynı sahnede birbirine düğümlendiği bir dönemde, siyaset yaşlı babaların uzun, uzun olduğu kadar da koyu gölgesi altında.
Geçmiş yüzyılın siyasal habitusuyla (Boomer Kuşağı) dijital çağı yönetmeye kalkmak, bilmediği bir dilin yalnızca alfabesini ezberlemiş birinin o dilde yasa yapmaya kalkmasına benziyor. Harfleri tanıyor ama sözcüklerin ruhunu duymuyor; sözcükleri seçiyor ama cümlenin kurduğu dünyayı kavrayamıyor.
Bugünün siyasal babaları, geçmiş yüzyılın kavramlarıyla dijital ağların, iklim krizinin, güvencesiz emeğin, göçün, genç işsizliğinin, kadın mücadelesinin ve çocuk haklarının iç içe geçtiği yeni bir çağ hakkında hüküm kuruyor. Yaş ortalaması 76 olan Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, Kılıçdaroğlu bu dörtlü, 90 milyon insanın kaderini tayin edecek kararlar alırken, evlatların hayatı kesik bağlantılar, askıya alınmış gelecekler, yarım bırakılmış cümlelerle yazılıyor.