SERDAR YETKİN
@nikopolserdar
Korku edebiyatının önemli temsilcilerinden yazar Mehmet Berk Yaltırık’la Türkiye’de korku edebiyatının gelişimini ve yeni kitabını konuştuk.

Fantastik korku edebiyatına ilgi tüm dünyayla birlikte Türkiye’de de artıyor. Çeşitli örnekleri, sinemada, tiyatroda, dizi sektöründe veya bilgisayar oyunlarında görmek mümkün. Batıdaki 300 yıllık geleneğe karşın Osmanlı ve Türkiye coğrafyasında yazılı eserlere çok fazla rastlamasak da sözlü edebiyattan etkilenen büyük bir ‘korku arşivine’ sahibiz.
Korku edebiyatında son dönemde adından söz ettiren yazarlardan Mehmet Berk Yaltırık’ın SanatKritik’in bir etkinliği için İstanbul’a gelmesini fırsat bilip hem Türkiye ve Osmanlı’da korku edebiyatının köklerini hem de yeni kitabı ‘Karanlığın Şahidesi’ni konuştuk.
Edirne’de yaşayan ve 2009 yılında beri korku hikayeleri yazan Yaltırık’ın roman, hikaye ve araştırma türlerinde toplam 25 kitabı var.

Lisansını ve yüksek lisansını tarih üzerine yapan yazarın hikayeleri özellikle tarihi dönemlerde geçen cin, vampir ve hayalet hikayelerine dayanıyor. Yaltırık’ın eserleri sizi bir zaman yolculuğuna çıkarmanın yanı sıra tüyler ürperten bir atmosferin de içine sokuyor.
Aynı zamanda bir tarihçi olan araştırmacı yazar, hikayelerinde sadece sözlü edebiyattan değil Osmanlı yazılı kaynaklarında da yararlanıyor. Örneğin Balkanlarda bir köye musallat olan hayalet için bir Osmanlı kadısının verdiği fetvaya ulaşmak mümkün.
Yazarın geçtiğimiz ay çıkan romanı Karanlığın Şahidesi, 1800’lü yıllarda İstanbul’da konakta yaşayan bir köle kızın başından geçen cin musallatı hikayesi. Aynı zamanda kabadayılar üzerine de çalışmaları bulunan Yaltırık, dönemin İstanbul’unun kargaşasını muazzam bir şekilde okuyucuya geçiriyor. Bu kargaşanın içindeyse tüyler ürperten korkunç olaylar yaşanıyor.
Sözü daha fazla uzatmadan söyleşiye geçelim.
Korku edebiyatına ilginiz nasıl başladı?
22 yıldır Edirne’de yaşıyorum. Oralı değilim ama oranın kültür ve tarihinden çok etkilenmiş biriyim. Aslında kültür ve folklor meraklısı olduğunu geç keşfetmiş biriyim. Yazma merakım hep vardı. 90’lı yıllarda geçti çocukluğum. Televizyonda paranormal TV şovları, korku kuşakları verilirdi. Korku film kuşaklarını hep o yıllarda izledim. 8-9 yaşlarındayken korkuyla haşır neşir olmaya başladım. O dönem Casper dergisi çıkıyordu mesela. Dünyanın farklı bölgelerinden hayalet hikayeleri, efsaneler paylaşırlardı.
Bir de bunun Doğu ayağı var. Dedem hayatımda tanıdığım en ilginç insanlardan biriydi. Esasen ortaokul mezunu bir devlet memuruydu fakat okuma meraklısıydı. Çok çeşitli roman, tarihi roman ve meddah hikayeleri okurdu.

Sürekli aile büyüklerine eski yaşadıklarını anlattırıyordum. Babaannem 1912 doğumlu. Adana’da işgal sırasında Toros dağlarına kaçmalarını hatırlıyordu. Tarihi bir olayı ilk ağızdan dinlemenin tadına ilk o zaman vardım.
Korku hikayelerinin temeli ateş başında, soba başında anlatılanlara dayanır ve ikaz mahiyeti taşır. Ananem de o geleneğin büyük bir taşıyıcısıydı. Stephen King’le Kemalettin Tuğcu karışımı biriydi. Trajik ve korkunç anlatırdı hikayeleri. Öyle anlatırdı ki tuvalete gitmeye korkardık.
Peki ananenizin veya dedenizin anlattığı hikayelerde korkunç olan neydi?
Daha çok cin geçiyordu. Hortlak da anlatırdı dedem. ‘Eli kıllı’ vardır, Konya’dan bir figür. Bir sürü ilginç figürler var. Ben bunlarla ilgileniyordum. Fakat televizyonlarda anlatılanlarla kıyasladığımda bir eksiklik görüyordum. Bu hikayelerin yazılı bir karşılığı yok. Kitapçıya giderdim o yıllarda. Korku edebiyatı sorduğumda Stephan King, Dean Koontz ve benzeri kişilerin kitapları olurdu. Severdim ama başka yazarlar da olmalı derdim. Bizden yazan neden yok? Bir arayış vardı.
O dönem benden bir üst kuşak korku fanzinleri, dergileri çıkarmaya başlamıştı ama benim onlara erişimim yoktu. Benim bu yerli eserlerle tanışmam internetle oldu. İnternetin edebiyata etkisi tez olarak araştırılması gereken bir konu bence. Özellikle de fantastik, korku, bilim kurgu gibi bizim edebiyatımız tarafından uzun süre dışlanan alternatif türlerle okur internette karşılaşmaya başladı.
Türkiye’de korku edebiyatı nasıl gelişti?
Bizim edebiyatımızda korku, fantastik, bilim kurgu gibi türlere bir alerji var. Osmanlı döneminde de bu böyleydi. Kimse o dönemde kalkıp gotik tarzı bir anlatıya girişmemiş. Bir istisna var. O da Prusya büyükelçimiz Giritli Ali Aziz Efendi’nin 1796-1797 yıllarında yazdığı Muhayyelat. Bu bir meddah hikayesi ama düz yazı şeklinde yazılmış. Divan döneminde bir gotik hikaye yazıyor.
O dönem Almanya civarındaki bazı hayalet hikayelerinden gotik edebiyat doğuyor. Nitekim 1764’te Horace Walpole ilk gotik eser olan Otranto Şatosu’nu yazıyor. Batıda o dönem temelleri atılan gotik edebiyatın aydınlanmaya karşı bir tepki olduğu da söylenebilir. Aydınlanma kiliseyi ve eski kurumları alaşağı ederken, bunlar bilimi de alaşağı etmeye ‘ya şöyle olursa‘ demeye başlıyor. Bizim yazarlar da bu türle karşılaşmaya başlıyor. Fakat bakış açıları genellikle bunların ‘eğlencelik’ olduğu yönünde. Hatta çoğu zaman edebiyat dışı olarak görüyorlar.
Korku eserleri o dönemde neden daha aşağıda görülüyor?
Aslında, batıda da ilk çıktığında öyle görülüyor. Gerçek dışı, fantastik öğeler olduğu için çocukça şeyler olduğu düşünülüyor. Tanzimat döneminde gotikle baya bir tanışmış bizim edebiyatçılarımız ama çok ciddi karşı çıkmışlar. ‘İmparatorluk çökerken biz millete koca karı masalı mı anlatacağız‘ demişler.

Bazı istisnalar var tabi. Örneğin, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani’si bizim ilk gayri resmi korku romanımızdır. Gayri resmi olmasının nedeni özünde korku romanı olmaması fakat çok güzel korkutuyor. Hüseyin Rahmi’nin Edgar Allan Poe ve gotik edebiyatı bildiği anlaşılıyor. Eski İstanbul hikayelerini çok heyecanlı ve korkutucu bir şekilde aktarabiliyor.
1920’lere doğru özellikle genç okurları hedefleyerek birçok polisiye çeviri yapılıyor: Aman Vermez Avni, Cingöz Recai, Fakabasmaz Zihni ve benzerleri. Bu dönemde bazı yazarlar adaptasyon korku hikayeleri yazıyor. Selim Nüshet Gerçek 1920’lerin başlarında Canvermezler Tekkesi’ni yazıyor. Fransa’da geçen bir hikayeyi İstanbul’a uyarlayarak anlatıyor. İlk özgün adaptasyon korku eserimiz ise Ali Rıza Seyfi’nin 1928’de yazdığı Kazıklı Voyvoda. Ali Rıza Seyfi İngiliz edebiyatını bilen bir isim. Batıdaki Dracula figüründen etkilenerek yazıyor. 1950’lerde Kerime Nadir Dehşet Gecesi’ni yazıyor. Dracula dahil birçok fantastik korku öğesinin kullanıldığı ve Hakkari’nin Cilo dağlarında geçen bir vampir hikayesi. Bunların hepsi ticari amaçlarla yazılmış hikayeler. İstisnai tek bir isim var o da Kenan Hulusi Koray. 1943’te veremden vefat ediyor. Edgar Allan Poe tarzında ‘tekinsiz öyküleri‘ var.
60’lara 70’lere doğru Türkiye’de çeviri faaliyetleri hız kazanıyor. Türk Dili Dergisi’nin 1973’te çıkardığı Bilim Kurgu Özel Sayısı var. Bir de aynı zamanda sinema ve televizyon faktörü başlıyor. İnsanlar internet devrine kadar fanzinlerde ve dergilerde yazıyor genelde.
Peki siz ne zaman yazmaya başladınız?
Zaten çocukluktan beri ilgileniyor, tarihi hikayeleri korku ve fantastik süzgeçten geçirmeyi seviyordum. 2009 yazında çok sıkıldım, blog açayım bari dedim ve Son Gulyabani adıyla yazmaya başladım. Ağırlıklı olarak korku temalı şiirler, notlar ve bölük pörçük hikayeler vardı. Dil ve üslup insanların dikkatini çekti ki birkaç dergiden hikaye istediler: 2010’da önce Gölge e-dergi’de ve Kayıp Rıhtım sitesinde yazmaya başladım.
Batılı kaynakların karşısında kendi tarihimizden gelen korku hikayeleri neler? Neleri kaynak alabiliriz?
Önümüze fantastik türde bir eser geldiğinde öncelikle batıda 300 yıllık bir basılı geleneğin olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bizde ise istisnaları çıkarırsak 20-22 yıllık bir mevzu. Bunun yanı sıra, Osmanlı döneminden beri gelen büyük bir sözlü kültür var. Kahvehanede anlatılan ilginç hikayeler; cinli, cadılı Hacivat Karagöz oyunları basılı edebiyata yansımamış. Yazılı olarak Evliya Çelebi’yi fantastik edebiyatın içine koyabiliriz çünkü o da meddah tarzıyla yazar. Gittiği gördüğü yerlerde dinlediği folklorik hikayeleri abartılı bir şekilde anlatır.

Cumhuriyete geçişte toplumcu gerçekçi bir edebiyata geçiş görüyoruz. Bu noktada 90’lara kadar süren bir tavırla edebiyatın ana öğretisi halkı eğitmek olduğu için fantastik edebiyatın ikinci planda. Bir karşıtlık kurulsa da toplumcu gerçekçi edebiyat ve fantastik edebiyat birbirini etkileyen ve besleyen alanlar.
Hangi bölgeden nasıl hikayeler çıkıyor?
Her bölgenin ayrı bir zenginliği var. Anadolu’da özellikle cin hikayeleri çok fazla. Cin ve peri ayrı olarak değerlendiriliyor. Bir deyişte, “cin başka peri başka” derler. Gerçekte de İslam literatüründe böyle bir ayrım var. Cin, peri, gulyabani, ifrit, gibi türler var. Fakat dinin ve dolayısıyla kültürel öğelerin tektipleşmesiyle cinin birçok farklı türü kendine dönüştürdüğü söyleniyor. Ama Anadolu’da derinlere gittikçe çok çeşitli varlıklar çıkıyor karşımıza. Örneğin, Konya yöresinden ‘eli kıllı’ çıkıyor karşımıza. Lohusalara musallat olan ‘alkarısı’ çıkıyor. Balkanlarda ‘hortlak’ ve ‘cadı’ çıkıyor. Kan içme ve vampirlik pratikleriyle ilgili Osmanlı kaynakları mevcut.
Kitaba geçersek, önsözde ‘Ecelyandı Ateş Behiye’ karakterinden bahsediliyor bu karakterin önemi ne?
Kadın kabadayı var mı acaba diye araştırırken tarihte bazı isimlere baktım. Çengi Behiye diye bir halk hikayesine rastladım. Bir yeniçeri taslakçısının aşığı ve elinde tüfeğiyle sevgilisinin cesedini arıyor. Orada destanlaşıyor. Bu hikayeden yola çıkarak Ecelyandı Ateş Behiye diye 1600’lerde geçen, İstanbul’a getirilen bir kölenin sokaklardaki yaşamını anlatan bir öykü yazdım. Sonra ben bunu kitaplaştırırım dedim. 1800’lere baktığımda o dönemki İstanbul’un çok daha kargaşa içinde olduğunu gördüm ve bu dönemde geçen bir esir hikayesi yazmaya karar verdim. Eski İstanbul’da geçen cin temasını işledim.
Türkiye’de korku edebiyatına ilgi nasıl?
İlginin arttığı gözlemliyorum. Bana yazan bir sürü insan oluyor. Daha da artacağını düşünüyorum. Korkuyla ilgilenmeyen insanların bile bu konuda bir şeyler söylemesi önemli. Gelecek için ümitliyim.

Kitaplarınızı neye göre okumalı okurlar? Belli bir sırası var mı?
Eğer düz perili cinli bir şey okumak isterlerse ‘Karanlığın Şahidesi’nden başlayabilirler. Daha tarih ve korku temalı bir şey okumak istiyorlarsa ‘Istırancalı Abdülharis Paşa’yı okusunlar. Çok korku değil de daha fantastik okumak isteyen olursa ‘Yedikuleli Mansur’u okuyabilirler. Okuru ürkütmemek için onu biraz yumuşatarak yazdım.
Bir sonraki kitabınız?
Şu anda tatil dönemindeyim ama çalışma masam hiçbir zaman boş kalmıyor. Gölgeli öyküler diye bir çalışmam vardı. Onun üzerine çalışabilirim. Yine roman olursa Osmanlı döneminde geçen, fantastik değil de bilim kurguya yakın, uzaydan kaynaklı bir dehşetin yaşandığı bir hikaye var. 1648’in Macaristan’ında geçiyor. Gene tarihi ama teması farklı. Onun dışında katılmak istediğim bazı öykü seçkileri var.
Yabancı dillere çevirme düşünceniz var mı?
Bazı ferdi girişimlerim var. Birkaç öykü sitesiyle yazışıyorum. Buna yönelik bir çalışmam ve hedefim var.
Youtube’dan da yayınlar yapıyorsunuz. Orayla ilgili projeler var mı?
Fantastik korku temalı rol yapma oyunları yapmak istiyorum. Bazı korku gecesi etkinlikleri yapıyordum yeniden yapmayı düşünüyorum. Farklı fikirlerim var. Seyirciyi katarak interaktif yapmayı planlıyorum.