
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
Fransa cumhurbaşkanının dünyada olduğundan da fazla bizim kamuoyunda yeterince ciddiye alınmama sorunu var. Oysa en önemli ülkelerden birisinin direksiyonunda; geçen sene bir dönem daha seçilerek ciddi bir kariyer başarısı elde etti. Belki biraz genç göstermesi, genel geçer standartların dışında kalan evliliği hep bir biçimde küçümsenmesine yol açıyor.
Türk kamuoyunda ise Fransa’nın son dönemlerde belirgin biçimde aleyhimizde konumlanması sebebiyle ayrıca tepki çekiyor. Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la çekişmemizde Macron’un açık bir biçimde komşumuzdan yana tavır alması, bayrak gösterilerine girişmesi canımızı sıktı. Erdoğan’ın doğrudan kendisini hedef alarak yaptığı açıklamalar geride kaldı ancak Fransa’nın geleneksel müttefikimiz olmaktan çok uzakta olduğu aşikâr. İki ülke arasındaki soğukluk kontrollü olsa devam ediyor.
Macron’un dünya kamuoyundaki imajında da benzer sorunlar var.
Son haftalarda emeklilik yaşının yükseltilmesi sebebiyle kitle gösterileri başlayınca Fransa’nın düştüğü güç durum kimi çevrelerde belirgin bir memnuniyet yarattı. Her şeye burnunu sokan Fransızların kendi söküğünü dikememesi birçok kişiye “Oh olsun” dedirtti.
Macron’un içeride başının belada olduğu açık ancak bu yeni bir durum değil. Başkan seçildiğinden beri ‘sarı yelekliler‘in başını çektiği bir dizi toplumsal hareketle başa çıkmak zorunda kaldığından bu tür krizlere alışık bir siyasetçi. Fransa’nın demokrasi kültüründe toplumun siyasete katılımı sadece sandığa gidip oy kullanmaya indirgenmediğinden ve barışçıl gösteriler meşru siyaset yapma biçiminin bir parçası olarak kabul edildiğinden bu olaylar normal karşılanıyor. Belki ‘büyük oyun‘u gören civanmert yorumcularımız gidip olanları açıklarlarsa durum değişebilir ama şimdilik demokrasi oyunu oralarda böyle oynanıyor.
İçeride bunca çalkantılı bir süreç geçiren Macron uluslararası siyasette ses getiren bir ziyareti geçen hafta gerçekleştirdi. Çin lideri Şi Jinping’le görüşmesi ve ardından yaptığı açıklamalar yine yoğun eleştirileri beraberinde getirdi.
Zamanlama açısından Fransa cumhurbaşkanının ziyaretinin bilhassa Anglosakson dünyasında rahatsızlık yaratması anlaşılabilir. ABD bir yandan Rusya’nın Ukrayna’ya karşı giriştiği saldırının püskürtülmesi için yoğun çaba harcarken diğer yandan Asya’da Çin karşısında sert bir politika uyguluyor. Geçen sene Pelosi’nin Tayvan ziyaretiyle yaşanan krizin ardından bu sene de McCarthy’nin ülkenin cumhurbaşkanıyla görüşmesiyle yeniden ilişkiler gerildi.
ABD ‘tek Çin‘ politikasını resmi olarak muhafaza etmekle beraber, Pekin’e Asya’da meydan okumaya devam ediyor. Halihazırda ekonomik ve askerî açıdan üstün olmanın avantajıyla Tayvan meselesinde üst perdeden bir siyaseti sürdürüyor.
Pekin’in bunun karşılığındaki yanıtları daha sembolik adımlar olmanın ötesine geçemiyor. Her ne kadar Çin’in 2030’a kadar adayı askeri güç kullanarak yeniden kendisine bağlayacağı iddiası varsa da bu mevcut güç dengesi göz önüne alınırsa kısa vadede pek mümkün değil. Dolayısıyla Washington için Rusya’yı geriletme amaçlı sürdürdüğü politika Çin’e karşı sürdürdüğü çevreleme ile beraber yürütülebiliyor.
İşte tam bu noktada Macron’un Çin gezisinde bu gerilim politikasından rahatsız olduğunu belirtmesi, Amerika’nın peşine otomatik olarak takılmayacaklarını söylemesi, ABD-İngiltere aksına yakın kalemlerin tepkisine yol açtı. Çin’in saldırgan politikaları karşısında geri adım atıldığı iddiası öne sürüldü. Üstelik Macron, Rusya-Ukrayna savaşı konusunda da zaman zaman kafa karıştıran beyanlar veriyordu. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün müzakereye açık olduğu gibi bazı imaları eleştiri getirmişti.
Fransa cumhurbaşkanı bu politikaları uluslararası siyasete ilişkin genel bir perspektife de oturttu. AB’nin Amerika’nın dümen suyuna girmesinin doğru olmadığını, kendi bağımsızlığını koruması gerektiğini belirtti. Macron’a göre AB, ABD ve Çin’in dışında ayrı bir kutup olarak kendi politikalarını uygulamalıydı. Çin’de verilen bu beyanların tüm dünya kamuoyuna, ama bilhassa Şi Jinping’e yönelik olduğunu söylemek herhalde mümkün. Ukrayna savaşı sebebiyle Atlantik’in iki yakası arasında kapanan makas Çin liderini düşündürüyor olmalı. Bu noktada Fransa liderinin, ABD’nin yancısı olarak değerlendirilmeme talebinin doğrudan Pekin’de verilmesi önemli bir mesajdı. Rusya’nın, bir seneyi aşkın süredir sürdürdüğü savaşla yıpranması sonucunda, Çin’in küresel rekabette yalnızlaşacağı endişesini doğrudan karşılayan bir konuşmaydı.
Macron’un bu açıklamalarını küçümseyenler AB’nin küresel bir güç olmak için gerekli kriterlere sahip olmadığını söyledi. Askeri güçleri, ekonomileri, para birimleri gerekli koşulları karşılamıyordu. Oysa derinlemesine bakılınca yaşlı kıtanın bu koşulları karşılamaya o kadar da uzak olmadığı söylenebilir. AB ekonomisinin büyüme hızı etkileyici değil ama hacim olarak İngiltere çıktıktan sonra bile ABD ve Çin’in hemen ardından üçüncü sırada yer alıyorlar. Askeri güçleri ABD’nin gerisinde ancak uzun süredir Amerikan hegemonyasına meydan okuyacak güç olarak lanse edilen Rusya’nın ötesinde imkân ve kabiliyetlere sahipler. Euro’nun rezerv para birimi olmadığına dair iddialar ise tamamen haksızlık. Teknoloji ve inovasyon alanındaki eksiklikleri ise onları yarıştan koparacak büyüklükte değil.
AB’nin temel sorunu birçok defa ifade edildiği üzere siyasi bütünlüklerini sağlayamamaları, birliği meydana getiren ulus-devletlerin hala karar verici konumlarını korumaları. Bu da kıtanın yek vücut olarak küresel sorunlar karşısında ağırlık koymasına engel oluyor. Brexit’in her ne kadar AB’den önemli bir parça kopmasına yol açsa da siyasi bütünlüğün sağlanmasında uzun vadede faydalı olacağı kanaatindeyim. Öte yandan ABD gibi tek parça bir aktör olmalarının önünde ise çok uzun yollar var.
Yine de Macron’un ABD’nin peşine takılmadan kendi başına ayakta duran Avrupa hedefi anlamlı. De Gaulle’ün ülkesinden de başka türlüsü beklenemezdi. Elbette Macron iyisiyle kötüsüyle bir De Gaulle değil. Ama onun oturduğu koltukta oturup dünyaya baktığında benzer sorunları görüyor olmasını anlayabiliyoruz. De Gaulle nasıl İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD hakimiyetinde ve İngiltere’nin onun yamağı olduğu bir dünya düzeninden rahatsız olduysa bugün de Paris, dünya siyasetinde ikincil bir aktör olmak istemiyor.
Ukrayna’ya saldırı başlamadan önce Putin’i caydırmaya çalışan ve başarılı olamayan Macron diğer AB ülkeleri gibi işgale karşı durmak zorundaydı. Neticede Moskova’da oturan lider, emperyal heveslerinin peşine takılmış Avrupalı muhataplarını küçümseyen bir siyasetçi. Ülkesini soktuğu durum Rusya’nın şu aşamada AB ile uyumlu bir politika izlemesine izin vermiyor. Bu koşullarda demokrasisinin bütün eksikliklerine, giderek belirginleşen sorunlarına rağmen Çin akla yakın bir muhatap gibi görünüyor. Üstelik Fransa bu mesajıyla Xi Jinping’e Putin’le kader birliği yapmasının kaçınılmaz olmadığını, AB’nin bağımsız ve müzakereye açık bir aktör olarak dünya siyasetinde yerini aldığını söylüyor.
Macron’u eleştirmek, belki de küçümsemek için birçok gerekçe bulunabilir. Ancak Fransa gibi bir ülkenin liderinin bu aşamada böyle bir mesajı vermesinin gerekçelerini de anlamak gerekir. AB’nin bugünkü Ukrayna krizinde yakınlaşmalarına rağmen ABD’den ve onun ortağı İngiltere’den ayrı bir çizgi tutturmak istediği açıkça görülebiliyor.
Bu gelişme, Ankara’da oturup tek kutuplu dünyadan şikâyet ederek yanlış yol arkadaşları tutanlara da dikkatle değerlendirilecek bir malzeme veriyor. Elbette AB’nin kendi ayakları üstünde durması da birbirinden farklı gündem maddelerinde Ankara ile çelişkilerini aşması kolay değil. Ancak zaten kimsenin önünde kolay tercihler yok.
Neticede başlıkta soruya yanıtım; evet. Arada sinirimizi bozan politik tercihlerine, laf dalaşlarımıza rağmen Macron’u ciddiye almalıyız. Bence Çinliler öyle yaptılar bile.