SEMİH BATUR KAYA*
Din çok boyutlu bir fenomendir. Tıpkı ‘devlet aklı’ bahsinde olduğu gibi dini bir konuda ülkemizde konuşmak beraberinde yoğun tartışmalar getirir. Ancak biz dinin toplumsal ve siyasal bir olgu olduğu kadar ‘hukuki-anayasal bir sorun’ olduğu kanaatindeyiz.
İşte bu doğrultuda, laiklik ilkesi Batı’dan bize hukuk ihracı yoluyla gelmiş bir ilkedir. Bu yönüyle laiklik, modern hukukun oluşumunda ve gelişiminde oldukça önemli bir ilkeler manzumesidir. Laikliği içselleştirmek, kurum ve kurallarla uygulamaya dökmek bir ülkede hukukun gelişimi ile yakından ilintilidir.
Türkiye’de din özgürlüğü meselesi ya da dinsel inanışların varlığı hususu hukuki bir mesele olduğundan çok, siyasal bir sorun mahiyetindedir. Öyle ki kurum ve kurallarıyla laikliğin işleniş biçiminden siyasal rejimin niteliğini belirleyebilecek durumdayız. Laiklik ilkesi bu bakımdan bir turnusol kağıdı görevini görmektedir.
Gerçekten de siyasal rejimin din özgürlüğü karşısında katı ya da anayasal sınırları aşan gevşek tutumu özgürlüğü bir soruna dönüştürmektedir. Siyasetin laiklik ilkesine yüklediği anlam bakımından din özgürlüğü rejimin mahiyetini ister istemez birbirine bağlamaktadır. Cari sistemde Türkiye’de din özgürlüğüne yüklenen anlam ne yazık ki bir özgürlük sorunu olarak değil, siyasal bir hesaplaşma aracı şeklinde kavranmaktadır.
Yani Türkiye’de din özgürlüğü özgül olarak ‘insanın kişiliğine bağlı, vazgeçilmez, dokunulmaz, devredilmez’ bir insan hakkı olarak görülmemektedir. Ne var ki laiklik ilkesi bağlamında din özgürlüğü bir hak olarak somutlaştırılırken, rengi ne olursa olsun siyasi elitler tarafından bir siyasal mühendislik ve rejim meselesi olarak değerlendirilmektedir.
Din olgusu, -hele ki ideolojik formuyla dinsel inanışlar-, toplumsal ve siyasal hayatı olduğu kadar hukuku da dönüştürme potansiyeline sahiptir. Dinin bu potansiyeli karşısında, ülkemizde salt dinin devletten ayrılması anlamında bir laikliğin işlevsiz kalacağı söylenebilir. Elbette dinin devletten ayrılması anlamında laikliğin önemli bir ihtiyaca karşılık verdiği ortadadır; ancak biz bunun yalnız başına yeterli olmadığı kanaatindeyiz.
Çünkü laiklik ülkemizde bir modernleşme aracı olarak pek çok ilkeyi getiren bir anlayıştır. Gerçekten de insan onurunu korumayı hedefleyen başta hukuk devleti olmak üzere anayasacılığın beraberinde getirdiği erkler ayrılığı ve çoğulcu demokrasinin de yegane güvencesi ülkemizde laiklik olmuştur.
Başta ilke bu haliyle olumsuz gözükebilir. Şöyle ki; inanç sahiplerinin bu ilkeye itiraz edebilecekleri çok nüans noktaları olabilir. İnanç sahipleri dinsel inançlarla örülü bir toplumsal, siyasal ve hatta hukuksal düzen tahayyülünü edinebilir. Ancak bu isteğin Türkiye gibi dinsel açıdan bölünmüş bir toplumda neye tekabül ettiğini sorgulamak zorundayız. Bir inanca göre dizayn edilmiş bir toplumsal çevre salt bu haliyle kalmayacağını siyasal ve hukuksal taleplerinin de olacağını öngörmek zor olmaz.
Yukarıda tüm anlatılanlardan yola çıkarak, dinin kimi zaman bir iktidar odağı kimi zaman da bir iktidar aracı olarak belirdiğini söylemeliyiz. Dinin bu işlevlerinden soyut kalması demokratik bir hukuk devletinde zaruridir. Aksi takdirde dinsel anarşi, dinin mahiyetinden ötürü, toplumun tüm diğer hak ve özgürlüklerini zedeleyebilir, hatta ortadan kaldırabilir. Bu bakımdan anayasalarda laiklik ilkesinin varlığı kaçınılmazdır. Burada laiklik ilkesi, hukuki çoğulculuğu, yani çeşitli toplumsal kimliklerin tanınması bakımından da önem ihtiva etmektedir.
Sonuç olarak ülkemizde laiklik bir özgürlük sorunu olarak görülmelidir. Öyle bir özgürlük dirimsel kaynağıdır ki laiklik diğer tüm hak ve özgürlüklerin yaşam pratiğine aktarılmasının ön koşulu olarak onlara şamildir.
*Anayasa hukukçusu