MAHMUT MUTMAN*
Ankara’da gerçekleştirilen korkunç katliam Türkiye’nin yakın tarihinde dönülmez bir nokta oluşturmuştur. Tarih bize gösteriyor ki faşizmi iktidara getiren yol her zaman yalanlarla ve katliamlarla doludur.
Korkaklar, hiçbir zaman ortaya çıkmaz; zaferlerini hep başkaları adına, başkalarının sırtından kazanırlar. Bugün de böyle korkaklarla karşı karşıyayız. Peynir ekmek yer gibi yalan söyleyen, Gezi’den başlayarak fantezi saldırı senaryoları üretenler, suçluları ‘bulamayarak’, güvenlik araması yapmayarak gerçek saldırıların, katliamların ve cinayetlerin ortağı olmuştur.
Geri dönmeye kalkarsak cehenemme döneceğiz
En sağından en soluna, Kemalistinden İslamcısına, ılımlısından aşırısına Türk siyasal-bürokratik eliti, Kürt sorununu 30 yıldır ‘anti-terörist’ söylemle, yani sorunu ‘terör sorunu’ biçiminde tanımlayarak yönetiyor. Sanırım bu son katliamla artık bu söylem ve onun yarattığı ‘duygusal yönetim’ sınırına gelmiştir ve umarım bu elitin hala aklı başında üyesi kaldıysa bunu fark eder.
Bu söylemi oluşturan temel argümanların hiçbirisi bu kadar geçersiz, bu kadar anlamsız hale gelmemişti. Türk siyasal-bürokratik eliti artık idrak etmelidir ki bu söylemin sınırlarına vuruşu olgusu 7 Haziran seçimlerinde patlayan HDP’nin oy oranıyla paralel bir gelişmedir ve buradan geri dönüş yoktur. Kürtler, artık Kürt olarak cumhuriyetin ve demokrasinin ayrılmaz bir parçasıdır. Dahası, Türkler Kürtleri işitmeye başladı. Buradan geri dönmeye kalkarsak cehenemme döneceğiz. Cehennemin sonu savaş ve bölünmedir.
Anti-terörist söylemi sınırlarına taşıyan argüman hattı
Dolayısıyla bugün hükümetin sarıldığı ve ısrarla izlediği argüman hattına katılan herkes bu hükümete ve onun koyduğu gündeme teslim olmuş demektir. Şimdi anti-terörist söylemi sınırlarına taşıyan bu argüman hattı nedir, ona bakalım.
(1) “Terör saldırılarının amacı Türkiye’yi bölmektir, bunlar birliğimize ve beraberliğimize yönelik saldırılardır.”
Birkaç gündür herkesin temcit pilavı gibi tekrarladığı bu cümle tamamen boş ve anlamsız bir sözdür. Ankara saldırısının özgül amacı, tıpkı Diyarbakır ve Suruç saldırıları gibi, solcuları, demokratları, sivil toplumu ve Kürtleri yıldırmaktır, bunların dışındakileri veya bunlara karşı olanları değil!
Eğer burada birlik ve beraberliğe bir saldırı varsa, söz konusu olan birlik ve beraberlik barıştan geçen, barışla sağlanan birlik ve beraberliktir; yani Türkiye’de tek bir etnisite, tek bir kimlik olduğu iddia edenlerin ‘milli beraberlik’ adını verdiği bölücülük değil, çözüm sürecine geri dönmeyi ve tekrar masaya oturulmasını isteyenlerin savunduğu hakiki birlik ve beraberliktir -ancak farkları kabul etmekle oluşacak bir birlik ve beraberlik.
(2) “Terör kurbanlarını birbirinden ayırmayalım.”
Bu bahane altında hükümetin ısrarla ve son derece bilinçli bir tercih ve vurguyla yapmaya çalıştığı şey Ankara katliamında yitirdiğimiz kurbanların yüzünü silmek, öldürülenlerin demokratlar, Kürtler ve solcular olduklarını unutturmaya çalışmaktır.
Buna karşılık gerçek bir demokrat muhalefet, hiç gözünü kırpmaksızın kurbanların ‘terör’ kurbanı değil, faşist bir saldırının kurbanları olduğunu vurgulamalıdır.
Özellikle hükümetin ulusal yas ilan ederken bugüne kadar terörden ölen herkes için yas ilan etmesi, kelimenin gerçek anlamıyla kötücül bir ruh ve zekanın bu katliamın kurbanlarının siyasal kimliğini saklama çabasından başka bir şey değildir (Kendi kötülüğünün idrakinde olmaması bir bahane değil, bir ahlak ve demokratik bilinç eksikliğidir).
Eğer siz PKK’nın öldürdüğü devlet görevlilerine bu kadar üzülüyor idiyseniz, o yarbay içi yanarak isyan ettiğinde içiniz gerçekten yanıyor idiyse, niçin askerler, polisler ve korucular öldürüldükten sonra yas ilan etmediniz? Niçin şimdi ilan ediyorsunuz? Niçin başkasının sırtından ahlak gösterisi yapıyorsunuz?
Amaçları kurbanların kimliğini, yüzünü silmektir. Bundan daha ahlak dışı bir şey olamaz, çünkü bu Nazilerin öldürdüğünün Yahudiler olduğunu, İsrail’in katlettiğinin Filistinliler olduğunu söylemekten imtina etmekle aynı şeydir. Hükümet katliamın kurbanlarının kimliğini örtmeye çalışmakla onları bir kez daha öldürmüştür; bundan daha korkunç bir saygısızlık olamazdı. O kurbanların iki eli bu bilinçsizlerin yakasındadır.
(3) “Terörün sağı solu yoktur. Tüm terör bir ve aynıdır.”
Bu önerme de suçluların yüzünü silme çabasıdır. Dahası, böyle bir sözümona ahlaki ve tarafsız yaklaşım -ki kimseyi ikna etmemektedir- hükümetin ‘terör’ adını verdiği olguya ilişkin olarak hiçbir doğru dürüst analizi olmadığının, hatta hükümetin böyle bir şeyi ciddiye bile almadığının, ‘terör’ deyince sadece PKK’yı gösterme çabasının utanç verici ve acıklı kanıtıdır.
Analizi olan önce şu sorulara cevap verir: Niçin PKK devlet görevlilerine saldırırken, Diyarbakır’da ve Suruç’ta (ve muhtemelen Ankara’da) İŞİD Kürtlere ve solculara, yani barışcıl gösteri yapan sivil halka saldırıyor? Hükümetin bir terör analizi varsa bu yönü nasıl analiz etmekte veya yorumlamaktadır?
Hükümetin terörü en ufak bir şekilde ciddiye bile almadığı ayan beyan ortadadır. Onların tüm istediği ‘terör’ deyince PKK’dan öte HDP’nin anlaşılması, kısacası HDP’nin yükselen oylarının düşürülmesidir. Zaten bu üçüncü saldırıdan sonra hala “Kendileri patlattı” diye beyanat verip yazı yazmaktan hicap duymayan taraftarları bunu açık açık itiraf etmektedir.
O arzunun modern tarihte tek bir adı var
Kısacası terör söylemi artık tamamen terörü örtme, karartma söylemi haline gelmiştir. Olan, elbette gerçekten de terör ve şiddettir; ama birbirinden ayrı, farklı olan insanların farklarıyla birarada yaşama iradesine yönelik bir terör ve şiddet!
Bu şiddet, farkları silme, farkları ortadan kaldırma arzusundan kaynaklandığı halde bugün tam da ‘terör’ metaforunun arkasına saklanmakta, şiddeti simgesel şiddetle katmerlemektedir. Ama o arzunun modern tarihte tek bir adı vardır: faşizm.
Prof. Dr., İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi