Türkiye’nin basın tarihine ne yapılırsa yapılsın çıkmayacak bir kara leke ortaya çıktı geçen gün.
Neresinden bakarsanız bakın utanç verici, bir o kadar hazin bir diyaloga şahit olduk.
Bir medya patronunun başbakan karşısında ne hale düştüğünü duyduk kulaklarımızla.
‘Sefaletin medyası, medyanın sefaleti’ derken bu kadarını tahayyül etmemiştim.
İç burkan, Erdoğan’ın sözleri değil… Onu tanıyoruz artık.
İç burkan, Erdoğan Demirören’in, koskoca işadamının düştüğü durum. Ağzından çıkan, daha doğrusu ağzına tıkılan sözler…
“Patron” diye hitap ediyor başbakana. “Üzdük mü seni” diyor. Oralı bile olmuyor Erdoğan… Saydırıyor da saydırıyor.
Onca laf işitmesine rağmen, “Peki benden ne istiyorsun” diye soruyor Demirören… Hatta, “Sen kendini üzme” diyor.
Öyle acıklı ki…
Nihayetinde en kritik soruyu soruyor kendi kendine gözyaşları içinde: “Nasıl girdim bu işe yaa… Kim için…”
Mesele penguenler, Alo Fatihler değil, çok daha derin derken anlatmaya çalıştığım tam da buydu.
Niye girer bir işadamı medyaya?
Bakın aralarından biri, Nihat Özdemir, nasıl açıklamıştı gazete televizyon satın almasını: “Medyanın gücünden yararlanmak istiyoruz.”
Hepsinin mantığı aynı: Güç edinmek, daha doğru ‘güce’ yakın olmak.
O yakınlığın, alınan ihalelerinin bedelinin nasıl ödetildiğini duyduk, dinledik işte…
İşadamlarının güç sandığı, gazetecilik mesleğinin en büyük zaafı aslında. Onlar yükseldikçe gazetecilik batıyor.
Türkiye basın tarihinin en büyük kara lekelerinden birinin ortaya çıktığının ertesi günü, patron medyasının o leke karşısında kuzuların sessizliğine bürünmesinin, tek satır yazamamasını nedeni de bu.
Medya, ticaret ve siyasetten kurulu ‘şeytan üçgeni’nde olan gazeteciliğe oluyor.
Evet, düşene vurulmaz bizde, ama şunu da unutmayalım: Kendi düşen ağlamaz.

