Cesaret bazen sahnede alkış almak değil, hayata yeniden başlama ve “Hayır” deme hakkını kendine tanımak anlamına geliyor. Karsu için hikâye de tam burada başlıyor: Ailesinin araba hayalinden vazgeçip ona bir piyano alması yalnızca bir hediye değil, bambaşka bir hayatın kapısını aralayan cesur bir karar.
Aile restoranında çalıp söyleyerek başlayan yol, onu Carnegie Hall sahnesine taşıyor. Bu yolculuk boyunca Karsu için iki tema belirginleşiyor: Kendini tek bir ‘kutu’ya sığdırmamak ve başkalarını memnun etmeye çalışırken kendi ışığını söndürmemek.
6 Şubat depremlerinin ardından dayanışmayı görünür kılan üretiminden mülteci çocuklarla kurduğu müzik köprülerine, anneliğin ona eklediği yeni sorulardan genç kızlara verdiği en basit ama en kritik öğüde kadar söyleşimiz bize cesaretin bulaşıcı tarafını hatırlatıyor: Sınır koymak, “Hayır” demeyi öğrenmek ve özgürlüğünü kendi elinde tutmak.

Hikayeniz ailenizin araba parasıyla size bir piyano almasıyla başlıyor. Bu dönüm noktasının sizde yarattığı cesaret duygusunu bugün hâlâ nerede hissediyorsunuz?
Şu an kendim de anne olduğum için o zaman anne babamın benim için gösterdiği cesaret bana çok daha anlamlı ve inanılmaz güzel geliyor. O zaman yedi-sekiz yaşındaydım ve belki o küçük yaşta o cesareti çok anlamamıştım. Tabii ki benim için çok özeldi ama şimdi bin kez daha özel buluyorum. Çünkü o dönemde maddi durumumuz çok iyi değildi. Aslında araba almak için para biriktirmişlerdi. Ve düşününce aslında o karar benim kariyerimin başlangıcıydı.
Kariyerinizde aile restoranında çalıp söylemekten uluslararası sahnelere uzanan bir yol var. Bu yolda ilk kez “Tamam, artık korksam da bunu yapacağım” dediğiniz an hangisiydi?
Evet, bir dönem bunun üzerine çok düşündüm. Üçüncü kez New York, Carnegie Hall’da konser verdiğimde 19 yaşındaydım ve o dönem aslında hedefim çocuk psikoloğu olmaktı. Annem üniversitede çocuk psikoloğu, babam sosyologdu. Onun için bizim ailede yemek masasında hep çocuk büyütme üzerine konuşulurdu. Çocuklara nerede sınır koyulur, nerede özgürlük verilir, genç çocukların yolları nasıl açılır? Hep bu konuları konuştuğumuz için tüm bunlar beni de çok ilgilendiriyordu.
Ancak 19 yaşında üçüncü kez Carnegie Hall New York’ta konser verince dedim ki hayat beni farklı bir yola götürüyor ve acaba benim bu şansı denemem mi gerekiyor? Ve orada alkışları alınca, “Ben bu müzik kariyerini bir deneyeyim, bakalım ne olacak” diye düşündüm.
Ben o dönemde babamın restoranında da hem piyano çalıyor hem garsonluk yapıyordum. Hafta sonları garsonluğa ara verip ikişer kez yarım saatlik konserler veriyordum. Yani böyle olunca dedim ki ben bir deneyeyim. O deneme hala devam ediyor ve iyi gidiyor.
Müziğinizde caz/pop ile köklerinizin bir aradalığı çok belirgin. Son albümünüz ise daha cesur ve farklı bir yöne kayıyor. İnsanların sizi tek bir kalıba sokmaya çalıştığı anlarda buna nasıl direniyorsunuz?
Yani caz-pop deniyor ama mesela yeni albümüm ‘Tabula Rasa’da daha çok yaylılarla çalıştım ve klasik müziğe gittim. Müziğe klasik müzikle başladığımdan bu benim için çok güzel bir deneyimdi.
Bir keresinde bir gazetede müziğimle ilgili çok güzel bir yorum yazmışlardı: “Artık biz Karsu’nun müziğini bir kutuya koyamıyoruz. Ona yeni bir kutu yaratalım ve adına ‘Karsu müziği’ diyelim.” Bence bu yorum durumu özetliyor ve çok güzel.
Yeni albümünüzün adı ‘Tabula Rasa’, felsefede zihnin boş levhası anlamına geliyor. Hayli iddialı bir ifade. Bu albüm sizin için bir yeniden doğuş, zihninizin yeniden yapılanması mı?
Son beş yıldır sadece benim değil ailemin hayatında da çok şey oldu. Belki biliyorsunuzdur, 6 Şubat depremlerini yaşadık ve ailemde çok fazla yaralı vardı. Şimdi iyiler çok şükür ama her şey çok üst üste gelmişti.
Art arda o kadar çok şey olmuştu ki sanki artık nefes alamıyordum. Sonra bir gün annemle konuşurken bana ‘Tabula Rasa’ dedi. Annem Latince okumuş ama ben anlamını bilmiyordum. Sonra anlamını söyledi ve bana dedi ki; “Bir gün geriye bakıp ‘Aa hayatıma yeniden güneş doğuyor’ diyeceksin.”
Aynı şekilde çok güzel bir atasözü de var: “Bulutların arkasında her zaman bir güneş vardır.” Dinlerseniz bunu ‘Tabula Rasa’ albümümde de hissedersiniz.
Sonuçta güneş hayatıma yeniden yavaş yavaş doğdu. Evlendim, çocuğum oldu, aile kurdum. Şu an bu söyleşiyi yaparken annem babam kardeşimle çok güzel bir Karayip adasındayız, yani herkes sağlıklı ve iyi. Onun için çok mutluyum.
Atina’da mülteciler için bir müzik okulu kurdunuz ve Amsterdam’da da yine mültecilerle ilgili müzik eğitimi işleri yaptığınız biliniyor. Deprem sonrasında hem bağış kampanyalarında hem de Hatay’daki müzik evi gibi iyileştirici bir alanda öne çıktınız. Acının içinden çıkan bir eylem kararı bu. Bir sanatçı olarak ‘yardım etmek’ ile ‘yanında durmak’ arasındaki farkı nasıl tanımlarsınız?
Müzisyen olmasaydım, yani ünlü bir müzisyen olmasaydım da bunları yapabilirdim. Ancak ünlü olmak çok güzel, çünkü insanları etkileyebiliyorsunuz. Sizi büyük bir kitle takip ediyorsa o kitleye güzel şeyleri gösterebilirsiniz. Konserler, müzik, sanat başka bir şey ama aldığını dünyaya, gençlere geri vermek çok kıymetli. Ben buna çok inanıyorum.
Benim de hedefimde hep bu vardı zaten; insanlara yardım etmek. Bu yeteneğimi bulmak hayatıma çok büyük bir anlam kazandırdı. Bu benim hayatımdaki şansımdı ve aslında böyle bakarsak Atina’daki müzik okulu Suriyeli mülteci çocuklara hayat verebilir diye düşündüm.
Karsu Foundation’la yaptığımız Hatay’daki müzik evi de aslında sadece bir müzik evi değil. Terapi gibi geliyor çocuklara. Şu anda orada 1100 öğrencimiz var her sene onları ziyarete gidiyorum. Gerçi maalesef bu yıl hayat çok yoğun ve artık anne de olduğumdan vakit yaratamadım ama onlarla her zaman ilgileniyorum.
Diğer yandan Karsu Foundation’la Hatay’da sadece müzik okulu da açmadık. Elektrik götürdük, konteynır evlere koltuklar götürdük. Anneler için dikiş-nakış evleri açıldı. Hatayspor kadınlarına destek verdik. Yani çok farklı projeler yapıyoruz.
Ve sizin o dediğiniz ‘Ben ne yapabilirim?’ mantalitesi için şunu söyleyebilirim: Siz hayatınızda tüm bunlar için kısıtlı bir zaman ayırıyor olabilirsiniz ancak başkalarına verdiğiniz o kısıtlı zaman, yaptığınız o dokunuş o kişi için inanılmaz büyük olabiliyor.
Konu cesaret olduğunda çoğu zaman biz kadınlar için asıl mesele sözünü sakınmamak, kendi sınırını korumak oluyor. Sizin kariyerinizde “Hayır” demeyi öğrendiğiniz bir dönem oldu mu? O ‘hayır’ sonradan kaç kadına alan açtı?
“Hayır” demek inanılmaz zordu benim için ancak bu kararı bir noktada zorla vermem gerekti. Çünkü artık kariyerim öyle hızlı gidiyordu ki resmen hiçbir şeye vaktim yoktu. Belki bir kadın olduğum için ve belki Türk kültüründen dolayı öğrendiğim o herkesi mutlu etmek, “Ne demek efendim tabii ki, evet evet” demek yavaş yavaş benim ışığımı söndürmeye başladı. Kendimi yorgun hissediyordum. Annem aynı zamanda menajerim olduğu için çok mutluyum, çünkü benim yerime o bazen “Hayır” diyordu. Ben de tam sınırımda mola almayı öğrendim yavaş yavaş. Şimdi anne olduğum için hayatımın en önemli insanı tabii ki oğlum Blues ve o denge çok daha kolay kuruluyor. Oğlum için önemli olan nedir? Annesi ona lazım mı? Tabii ki oğlum öncelikli.
Madem konusu açıldı, hayatınızda yeni bir dönemdesiniz. Yakın zaman önce anne oldunuz. Bu yeni deneyimler, sahnedeki Karsu’ya ne ekledi, ne eksiltti?
Öncelikle anne olmak inanılmaz güzel, hayatımın en güzel şeyi. Ancak hamile olduğumu öğrendiğimde şunu düşündüm; oğlum da olabilir, kızım da. Ve genelde anne babalar kızlar için ‘İşte kızım olsun ona elbiseler alacağım’ erkekler için ise ‘İşte oğlum olursa parka daha çok gideriz, oynarız, enerjisi çok olur’ diye düşünür. Ama ben biraz daha farklı düşündüm dedim ki, “Kızım olursa mesela 20 sene sonra falan arkadaşlarıyla dışarı çıkınca ‘Aman kızım eve bu saatte gel, arkadaşına gidince bana haber et’ gibi şeyler söyleyeceğim. Çünkü ona dışarıdaki tehlikeleri öğretmem lazım. Oğlum olursa ise ben kızıma gösterilmesini istediğim saygıyı öğreteceğim. Yani oğlumu bir kadına karşı saygıyla ve sınır bilinciyle büyütmek istiyorum. Bu benim için çok önemli.”
Şöyle anlatayım; benim ailemde mesela, babam evi temizler, annem çalışır. Benim eşim, kayınbabam da temizlik yapar, çamaşır yıkar ve kadınlar da çalışır. Ailelerimizde kadın ve erkek rollerinde bir karışım vardır. Ben bunu çok seviyorum. Oğlum da bizde sevgiyi, saygıyı ve sınırları görüyor.
Mesela oğlum yere düşerse “Ah oğlum canım benim, ah düştü” demek yerine “Kendin kalkman lazım, ağlıyorsan da bu normal, şu an ağlayabilirsin oğlum” diyorum. Bu da mesela çok önemli, çünkü Hollanda dahil çoğu kültürlerde “Erkeksin, ağlama” deniyor. Oysa bir standardı yok. Demin dedik ya “Karsu’nun müziği bir kutuya koyamadık”, bu maskülen ve feminen kalıpları da biraz bırakalım diye düşünüyorum.
Peki önce kendinize ve sonra kız çocuklarına bugün ‘cesaret’ diye öğretebileceğiniz en basit günlük pratik nedir?
Genç kızlara şunu demek isterim: Hedeflerine ulaşmak istiyorsan sana inanan, seni motive eden kişileri yanına al. Annene, babana saygı duy. Çünkü ben de yıllar içinde şunu öğrendim ki, anneler babalar her zaman kendi perspektifinden senin hayatın için en iyiyi ister. Belki sen o an onlarla aynı seviyede olmazsın, belki sen biraz modern takılmak, özgür olmak istersin ama bir anne baba her zaman senin sağlığını, mutluluğunu ve güvende olmanı ister. Yani onlara saygı duy.
Kendini öncelikli tutmayı öğren. Mesela kendimden örnek verirsem; hayatımda bir dönem çok yorgundum ve artık nefes alamıyordum. Psikoloğa gittim, bir kağıda bir yuvarlak çizdi ve “Bunu doldur” dedi. Hayatının yüzde kaçını arkadaşına veriyorsun, yüzde kaçını eşine, yüzde kaçını aileye, işe… Her şeyi çizdim doldurdum. Yüzde 75 işime vermiştim, konserler turneler, şimdi ki gibi röportajlar. Yüzde 20 arkadaşlara, yüzde 10 bilmem neye… Böyle doldurdum. “Tamam” dedi psikolog ve ekledi: “Peki sen neredesin?” Ve dedi ki, “Normalde yüzde 50’yi kendine vermen lazım.” Bundan sonra öğrendim. Ancak tabii ki kendime hala yüzde yüzde 50 veremiyorum. Şimdi bir de anne olduğum için belki yüzde 5. Ama bu hayatın dengesinde “Hayır” diyebilmek inanılmaz önemli.
Ve son olarak bir metaforla anlatayım; mesela bisiklet sürüyorsan, durma ve daha çok sür. Belki rüzgarda, belki yıldırımlar içinde kalacaksın ama sürmeye devam et. Çünkü eminim ki hedeflerine ulaşırsan ve en önemlisi kendini ekonomik olarak bağımsızlaştırırsan ayakta durursun. Ben bunu annemden öğrendim. Kendini ayakta tutabilirsen, sadece kendini değil, bütün aileni, çocuklarını ve hatta torunlarını bile ayakta tutabilirsin. Asıl önemlisi, özgürlüğünü -ki bana göre dünyadaki en önemli şey- kendi elinde tutabilirsin. Umarım mutlu olursun.