Karikatürist Semih Poroy: Karikatür hakaret etmez, birileri onda hakaret 'bulur'

CAN SEMERCİOĞLU

cansemercioglu@diken.com.tr

Karikatürist Semih Poroy’la yeni kitabı ‘Feklavye’yi, günümüzde karikatürün, hicvin ve mizahın halini, geçirdiği dönüşümü ve yeni imkânları konuştuk.

1954’te Samsun’da doğan Semih Poroy, 1977’den itibaren Cumhuriyet gazetesinde ‘Harbi’ karikatürler çizmeye başladı. Poroy, son 10 yıldır aynı gazetenin kitap ekinde ‘Feklavye’ köşesinde yayıncılık dünyasını hicvdeden karikatürler çiziyor.

Semih Poroy, foto1

Poroy, kitabını yayınlatmak için yayınevlerini, yazısını yayınlatmak için dergilerin e-posta kutularını aşındıranları, hakkında “Roman yazamadığı için eleştirmen oldu” denmesini istemeyenleri, imza günlerindeki okur samimiyetsizliğini, yazarın kendi gerçekliğinden kaçışını ve kitapla görmezden gelinen klişeleri ve alışkanlıkları eleştiriyor.

Birçok dergide çizimi bulunan Poroy’un yeni kitabı ‘Feklavye’ Varlık Yayınları’ndan çıktı.

‘Biz karikatüre yalnızca siyasal iktidarlar kızar diye bilirdik’

Yaklaşık 10 yıldır Cumhuriyet Kitap Eki’nde yayıncılara, yazarlara, şairlere ve kitaplara yönelik praodi niteliğinde çizimler yapıyorsunuz. Çizimlerinizdeki hicvi sağlayan ‘ince görme’ duygusunu size ne veriyor?

Mizah, insanlar arasındaki küçük çekişmelerden doğar, değil mi… İçinde en az iki tarafın bulunduğu durumlar mizahi yakalamalara elverişlidir. Kitap dünyası ise çok taraflı bir ortam… Yazar-şair, yayıncı, dağıtıcı, okur, kitabevi, sahaf, kitap fuarı, matbaacı… Bunların tümü arasında kimileyin ‘gerginlik’ hâlini alan tatlı çekişmeler vardır. ‘İnce’ bir bakış attığınızda pek çok şey ‘görmeniz’ olanaklıdır.

Bazen herkesçe tanınan ‘saf ve düşünceli’ yazarlara da dokundurduğunuz oluyor…

Doğrusunu isterseniz ‘dokundurma’ peşinde değilim. ‘Olmuş’ değil, ‘olabilecek’ olanı çiziyorum. Yine de, Feklavye’nin 10 yıllık serüveninde birkaç minik alınganlık oluştuğunu duyup şaşırmışımdır. Biz, karikatüre yalnızca siyasal iktidarlar kızar diye bilirdik.

feklavye, okudu manyak

Ben de ‘saf ve düşünceli’ okur rolüne bürünüp şunu sorayım size: Feklavye’yi okuduğumda sanki Türkiye’de yayıncılığın durumu – yazarından editörüne, yayıncısından okuruna kadar – ‘çok kötüymüş’ gibi bir izlenim ortaya çıkıyor. Günümüzde kitapla ilgili olan şeylerin ahvali nedir sizce?

‘Saf ve düşünceli’ bir çizer olarak söyleyeyim; Feklavye, kitap dünyası için ‘çok kötü bir ortam’ tarifi yapmıyor. Kitabın ‘ürün’, okurun ‘müşteri’ hâline gelmiş olduğu bir dünyanın parodisi bunlar. Günümüzde, Türkiye’de çeşit olarak yılda 50 binin üzerinde kitap basılıyor. 20-25 yıl önceki rakam bunun yaklaşık onda biriydi. Bu bakımdan kitapla ilgili şeylerin ahvâli hiç fena değil. Nicelikleri niteliklere dönüştürmeyi başardığımızda kitapla ilgili her şey daha iyi olacak. ‘Feklavye’ tam da bu dönüşüm sürecinin minik didişmelerini konu alıyor sanırım.

‘Karikatürü siyasal iktidar da önemsiyor olmalı ki, ikide bir çizerleri mahkemeye veriyorlar’

FEKLAVYE kapak

Sizce karikatür Türkiye’de yeterince önemseniyor mu?

Belki de soruyu, ‘Kim önemsiyor/kim önemsemiyor?’ biçiminde sormalıyız. Öncelikle karikatürcünün kendisi önemsemeli diye düşünüyorum. Ulvileştirmeksizin, uğraş alanımızı önemsemeliyiz. Tam olarak ne demek istediğimi açıklamak uzun sürebilir. O yüzden, söyleşi ilerledikçe buna azar azar değinebiliriz belki de. Karikatürü siyasal iktidar da önemsiyor olmalı ki, ikide bir çizerleri mahkemeye veriyorlar. Bir kâğıt parçasına yapılıvermiş, üç beş çizgiden ibaret karikatürün, bir emirle topları-tankları, bomba yağdıran savaş uçaklarını harekete geçirebilen iktidar sahiplerini yerlerinden zıplatıyor oluşu başlı başlına bir espridir bana kalırsa.

‘Batı Avrupa’ya bilmedikleri türden bir komedi programı hediye etmiş olduk!’

Alman bir komedyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la ilgili ‘belaltı’ bir şiir yazdı ve olay yargıya taşındı. İş Britanya’da The Spectator dergisinin ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret şiiri yarışması’ başlatmasına ve Almanya Başbakanı Angela Merkel’in günah çıkarmasına kadar vardı. Yaşananların ülke sınırlarını aşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence çok iyi bu!.. Ülke sınırlarını aşan kaç başarımız var ki? Son zamanlarda futbolcu Arda’nın Barcelona’ya transferi konuşuluyordu… Şimdi, Allahtan bir de bu çıktı da, uluslararası başarılarımıza bir yenisini eklemiş olduk! Anlaşılan, şimdilerde Batı Avrupa’da hemen herkes bizi konuşuyor. Öyle ki, konuyla ilgili şeyler yayınlayan televizyon kanalları izlenme rekorları kırıyorlar. Onlara bilmedikleri türden bir komedi programı hediye etmiş olduk! Eleştirilere konu olan zat, bu kanalların izlenme oranlarını arttırdığı için o kuruluşlar tarafından ‘ayın personeli’ seçilmiş! Türkiye bundan daha iyi nasıl temsil edilebilir ki?

Kalemiyle ‘dürten’ bir karikatürist gözüyle hakaretin sınırları nedir? Sonuçta Charlie Hebdo’nun mizahı ‘hakaret’ olarak addedildi ve katliam yaşandı.

Karikatür hakaret etmez, birileri onda hakaret ‘bulur.’ Charlie Hebdo katliamı tüm mizah dünyasını, özgür düşünceyi derinden yaralamış -altında ne olursa olsun- lümpen bir saldırganlıktı. Türkiye gibi demokratik gelişimi ‘raşitizmle malûl’ ülkelerde mizah korunmasızdır. Benzer şeylerin bizde aynı şekilde yaşanmamasını karikatürün ne kadar önemsendiğiyle de ilişkilendirebiliriz.

Şunu da eklemek isterim ama: Bir yerlere hakaret etmeye çalışan karikatürcüler olabilir. Süreklilik kazanırsa, bu kötü karikatürcülüğün işaretidir. Kötü karikatürcü bunun cezasını izlenmez hâle gelmekle çeker. En büyük ceza budur.

‘Mizah dergilerindeki siyasal hiciv ilk bir iki sayfaya sıkıştı’

feklavye, ins. hakl. kitabı

Günümüzde siyasal eleştiri şu anda nerede duruyor? Örneğin, eskiden Turgut Özal’ı, Bülent Evecit’i vb.  ti’ye alan çizimler yapılırdı, televizyonlarda skeçler yayınlanırdı. Günümüzde ise bunu çok nadir görebiliyoruz. Geçmişle kıyaslandığında hicvin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önce çok eskilere bakalım: 1870’lerde Teodor Kasap’ın dergisi ‘Diyojen’ birkaç kez kapatılmış, ödeyemeyeceği para cezalarına çarptırılmıştır. Karikatürcülüğümüzün kurucusu sayabileceğimiz Cemil Cem’in, tek parti döneminde karikatür çizmesinin hoyratça önüne geçilmiştir. Sabahattin Ali savaşımcı mizah dergisi ‘Markopaşa’nın kurucusu idi. 50’lerin bazı mizah dergileri iktidarın büyük baskısı altındaydı. 70’lerin ikinci yarısında kimi çizerler fiziksel saldırılara uğradılar. ‘Gırgır’ dergisi cunta döneminde uzunca bir süre kapatıldı. Karikatürcüler mahkemeye verildi…

Günümüzde de aynı iklim sürmektedir. Siyasal hiciv, özellikle karikatürde belirginleşiyor. Üzerlerinde sallanan Demokles’in kılıcına karşın eleştiri dozları hiç fena değil. Ayrıca unutmayalım; Ankara’daki yargıçlar da Berlinli değiller!

Siyasetin sıkıştığı, siyasal iktidarların ‘tek parti iktidarı’ davranışları göstermeye başladığı zamanlarda mizah dergilerine çok iş düşer. Ama mizah dergilerindeki siyasal hicvin ilk bir iki sayfaya sıkıştığını da söyleyelim. Değişik mecralar elbette gelişebilir, gelişiyor. İletişimin bu denli arttığı, çeşitlendiği bir zamanda, koşullar da zorlarsa, bunun yolları bulunur.

Feklavye, eski kitapçı, arka kapak çizimi

İnternette ‘keps’ adı verilen farklı bir mizah türü de ortaya çıktı. Bir fotoğrafın altına yazılan birkaç kelimeyle ya da ufak müdahalelerle en azından sosyal medyanın gündemine çok oturan mizahi nitelikli eleştiriler görebiliyoruz. Bunun biraz da Gezi’yle birlikte geldiğini söylemek de herhalde yanlış olmaz. Teknolojinin ve bilhassa internetin karikatüre nasıl bir etkisi var?

Necatigil, “… çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları” der ya… Yazıyla veya görsel mizahi dokunuşlarla fotoğraflara etkili efektler yüklemek eskiden beri yapılagelen bir şeydir. Gezi, tabii bazı şeylerin kırılma noktası oldu gerçekten. Fotoğraftan, benzer malzemelerden küçük oynamalar-eklemelerle yeni etkiler elde edilmesi için Gezi ‘bekleniyordu’ belki de… Sosyal medyada bu tür şeyler hızla yayılıyor, tabii etkisi de… Siyasal iktidar da benzer hızla bunlara engel olmaya, iletişim kanallarını kapamaya çalışıyor. Ama, gemi birçok yerinden su almaya başlamışsa tıpa yetiştiremezsiniz.