

MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
mustdagistanli@gmail.com
Neredeyse bir yıl önce Dili Seven Dikenine Katlanmaz köşesini kapattığımı söyleyip “Ama çok sevdiğim karabatak gibiyimdir ben, arada yine çıkabilirim karşınıza, bilmem ki” demiştim. Çıktım işte.
Karabatak beslenmek için dalıyor, balık avlamak için, ben de beslenmek için dalmıştım, köşeyi kapatmıştım. Arkadaşım olan ve olmayan birkaç okur, desteklerine ve yüreklendirmelerine minnettarım, devam etmemi istediklerinde de bunu söylemiştim onlara: “Beslenmeye ihtiyacım var.”
Ben karabatağı Hopa’da geçen çocukluğumdan beri tanır ve severim. O suya sürünecek gibi alçaktan uçuşu yok mu, o karalığı yok mu, o suya dalışı, o nereden ne zaman çıkacak diye insanı merakta bırakışı, o sudan çıkınca kanatlarını açıp güneşe önünü arkasını dönerek kurulanışı yok mu… Lazca adıyla biliyordum tabii o zaman: Kukulina. Adı da hoşuma giderdi, bir muziplik bulurdum bu adda. Karabatak kelimesini de seviyorum, bu kelimenin sesini de. Baktım, Latincesi şuymuş: Phalacrocorax carbo. Yunancada ‘phalakros’ kel demekmiş, ‘korax’ da karga. Sondaki carbo da kömür demek, ‘kara’ yani.
Türkçe, batıp çıkmasını önemsemiş adını koyarken. İngilizce oburluğunu odağa almış, ‘cormorant’ diyor. Cormorant’ın obur, pisboğaz, açgözlü gibi anlamları var. Bu özelliklere uyan insanlar da böyle anılırmış. Wikipedia ‘carbo’ için lakap diyor. Galiba ‘cormorant’ da bir tür lakap, oburluğunu ad yapmışlar işte. Birçok kuş (belki hayvan) adı belki de lakap takma mantığıyla konulmuştur, bir şeye benzetilerek.
Öner Ünalan’ın (Ragıp Gelencik) Dil Günlüğü‘nde rastlayınca gördüm ki bazı bitki adları da böyle konulmuş:
Aslanağzı, aslanayağı, aslankulağı, aslankuyruğu, ayıpençesi, devetabanı, domuzkuyruğu, domuzelması, keçisakalı, keçiboynuzu, keçisöğüdü, köpeksoğanı, kuzugöbeği, kuzumantarı, sığırkuyruğu, tavşankulağı, yılanyastığı…
Dikkatinizi çekmiştir, Öner Ünalan’ın dediği gibi, bazı adlarda basit benzetmelere dayanılmış, bazılarında “hayvan-bitki ilişkileri göz önüne alınmış”. Yine de lakap gibi bunlar da, o mantıkla oluşturulmuş adlar.
Çok adlılar da var, şu altı adlı çiçek gibi: tavşankulağı, domuzturpu, domuzekmeği, domuzelması, yersomunu, topalak. Bu çiçek şimdi siklamen adıyla ünlü. Öbür adları süs bitkisine layık görülmüyor herhalde.
Lakaplar insanlarda da böyle değil midir? En belirgin özellikleri ya da belirgin olması istenen yanları öne çıkarılarak, abartılarak verilir lakaplar insanlara. Bir olayla ilişkilendirilerek verilenler var bir de tabii. Benzetmeyle verilenler de. Sonuç olarak, bir tanımlama, benzerlerinden ayırma çabasıdır lakap verme.
Adnan Veli’nin Mapusane Çeşmesi‘ni okurken lakaplara bol bol rastladım. Adnan Veli bazılarına o lakapların neden verildiğini de söylüyor. Birkaç örnek:
Lodos Hakkı: Son derece gevezeymiş, tıraşa bir başladı mı, herkesin başına ağrı girermiş.
Yokuş İsmail: İnatçı mı inatçıymış, laf dinlemezmiş; yorarmış insanı böylelikle.
Mendirek Seyfi: Her kavgada ortaya atılır, sille tokat girişir, kavgacıları yatıştırırmış.
Uskur Ziya: Ufak tefek biriymiş ama her hergeleliğin altından o çıkar, her işe önayak olurmuş.
Köşebent Remzi: Dışardayken kadın-erkek ilişkilerini düzenler, mapusta da dostluk olsun diye dert dinler, insanları avuturmuş. Godoşun kibarcasıymış köşebent.
Üfürük Necmi: Ufak tefek, sıska biriymiş, ama her kavgaya karışır, çoğu zaman dayak yermiş.
Mırnav Reşat: Etliye sütlüye karışmaz, gazetelerdeki çıplak kadın resimlerini serip efkarlanır, sübyan koğuşunun etrafında da fazla dolaşırmış.
Ayçiçeği Sabahattin: Dalkavuğun tekiymiş, maksat geçinmek. Bu yüzden nerede çıkar bulsa oraya dönermiş.
Lavanta Haydar: Yedi yıldır yatıyormuş, hiç hamama gitmemiş.
Mızrap Aşir: Kışları sürekli tir tir titrermiş.
Lakap erkekler arasında daha yaygın galiba, ama kadınlar koğuşunda lakapsız kadın da yok gibi. Belki uzun süre içiçe yaşamanın getirdiği bir şey bu, ama lakapların kimi dışardaki dünyadaki varoluşlarıyla ilgili görünüyor: Yırtık Emine, Kaşar Melahat, İpsiz Nimet, Hasbi Necla, İmanım Aliye, Şıllık Zehra…
Çocukluğumda Hopa’da da çok yaygındı lakaplar, birkaçını sayayım: Kemençe Osman, Sahte Şeref (dedesi mi babası mı ne, Batum’da sahte kaymakamlık yapmış bir rivayete göre), Barbon Tekin (aynı barbun balığına benziyordu), Abajur Dursun (evde yaramazlık yüzünden kırılan abajurdan sorumlu tutulmuş; bir lakabı da Pipiton), Tikitak Hüseyin, Kikiloz İlker, Hortlak Şükrü (babası öldü sanılarak gömülmüş, yumuşak toprağı eşeleyip çıkmış, kefeniyle yürüyüp gitmiş), Kapkap Orhan, Burguci Ahmet (oğlancılığına gönderme), Vaskodögama Hamit, Trakon Yaşar, Kopeşiya Mustafa (kabak demek, aslında aile lakabı), Çulluk Orhan, Çapra Uğur… Kimi lakaplar o insanla o kadar özdeşleşmiştir ki adları hiç anılmaz da lakaplarıyla çağrılırlar: Çinko, Troçki…
Arkadaşım Şükrü (Hortlak), bu lakap işine meraklı, Facebook sayfasında bir liste yapmıştı, başka Hopalılar da bildiklerini eklemişlerdi. Şükrü’nün hayıflandığı bir şey de Lazca lakapların artık kalmaması.
Aslına bakarsanız, bazı soyadları lakapların devamıdır. Herhalde bir zamanlar topal biri vardı, muhtemelen ‘Topal Bilmemkim’ deniyordu, soyu da Topaloğlu diye anıldı, hala anılıyor. Eskiden soyadı taşımıyordu kimse, soyadı kanunu 1934’te çıktı, sülale/aile adları vardı yine de. Bunların zenginleri, nüfuz sahibi olanları ünlüydü, Çapanoğlu gibi. Soyadının olmadığı bir dünyada sülale adları bir dereceye kadar iş görüyordu, ama geniş bir insan topluluğunu tanımlar hale gelince işlevsel olmaktan çıkar sülale adları. O zaman, aynı sülale içinde lakaplar (aile adları) gerekir. Hopa’nın eski belediye başkanlarından Kemençe Osman’ın ailesi işte böyleydi mesela. Soyadları Osmanağaoğlu’dur ama Kemençe diye anılır sülalenin o kolu.
Yakın arkadaşlar arasındaki ilişkilerde soyadlarından çok lakaplar iş görüyordu herhalde. Kimi zaman, diyelim iki Ahmet’i ayırdetmek için lakap veriliyordu. Ama ille de böyle işlevsel olması gerekmiyor lakap vermenin. Lakaplar ilişki biçimini, toplumsal hiyerarşiyi, iktidar örüntülerini, etnik ayrımcılığı, eşitsizliği taşır temsil eder. Aşağılama içerebilir. Ama bunların olmadığı durumlar da vardır tabii ve herhalde pek çoğunda takılma, mizah hevesiyle, sevecenlikle kullanılırlar.
Tabii kendilerine verilen lakapları candan gönülden benimseyenler olduğu gibi, itirazın işe yaramayacağını kavrayıp razı olanlar ve hiç hoşlanmayıp ‘siklamen’ misali anılmak isteyenler de var. Ama hoşlanmamak o lakaptan kurtulmaya yetmiyor genellikle.
Lakaplar biraz karikatürler gibidir. Nasıl bir kişinin karikatürü belirgin bir özelliğinin abartılmasıyla çizilir, kişiliğinin simgesi haline getirilirse, lakaplar da öyledir, kişiyi temsil edebileceği düşünülen bir ‘özelliği’ne yüklenilir, hele babadan kalma değil de kendisinin ‘hak ettiği’ bir lakapsa.
Lakap heryerde var ama Şavşat’ın Pınarlı (Sloban) köyü gibisi yoktur herhalde. Bu Gürcü köyünde herkesin bir ikinci ismi, lakabı olurmuş eskiden, ama bu köyü benzersiz kılan, her gelene de derhal bir lakap takmaları. Taktıkları bu lakap geçici, yani aman boş bulunmasın diye ilk izlenimle takılan isim. Bu kişi gözlenir, geçici lakap uygun bulunursa devam edilir, bulunmazsa yenisi verilirdi.
Bir keresinde köye gelen öğretmen amatör futbolcuymuş, boylu boslu biriymiş, bacakları da biraz çaprazmış. Yörede turşusu yapılan ğımi otu da büyüdükçe eğrilirmiş. Öğretmenin lakabı hemen konmuş: Ğımi ğıçli, yani eğri bacaklı.
Çok esmer biri varmış, Mamuş derlermiş, camış’tan bozma. Çok cimri birininki Ğınik’miş. Köyün ozanı Yılmaz’ın lakabı Çivibaşlı’ymış. Bana bu bilgileri veren muhtar Oktay Çelik’in babası dimdik yürürmüş, lakabı da bu yüzden Kokol’muş.
Pınarlı’dan da öğrendiğimiz gibi eskisi kadar sık rastlanmıyor lakaplara artık. İnsanın bir lakabın çizdiği tekboyutlu kimliğe sığamayacak zenginlikte olduğu idrak edildiği için mi yokoldu dersiniz lakaplar? Belki. Belki artık görgü kurallarına aykırı düştüğü, kibarlık daha çok öne çıktığı için, kişisel ve toplumsal ilişkiler değiştiği için… Düşünün ki, eskiden kimi arazları bulunan insanlar bu arazlarıyla anılırdı, gocunulmazdı. Çolağa ‘Çolak Ahmet‘ denirdi, topala ‘Topal Ahmet‘, köre ‘Kör Ahmet’…
Lakap geleneği nisbeten sıkı ilişkilerle örülü topluluklarda can buluyor, yeşeriyor. Kasabalarda, köylerde onun için daha yaygın. Hapishane, okul gibi küçük, kapalı cemaatler de verimli ortamlar. Ama köyler boşaldı, kasabalar irileşti, ilişkiler daha dağınık. Lakapla büyüyen nesil de eksiliyor…