Türkiye sermaye piyasalarında son günlerde yaşananlar, birkaç başarısız şirketin batmasının ve finansal dalaverenin ötesinde finansallaşmış kapitalizmin temel çelişkilerinden birinin açığa çıkmasıdır: Gelecekte elde edilmesi beklenen gelirlerin bugünden sermayeleştirilmesi, bu beklentilerin finansal varlık fiyatlarına dönüşmesi ve finansal varlıkların kendi fiyat artışları üzerinden yeni sermaye girişlerini üretmesi.
Finansal sarsıntıyı anlamak, finansal genişlemenin hangi sermaye gruplarını büyüttüğünü, toplumsal kesimleri nasıl finansal risk taşıyıcısı haline getirdiğini ve kriz ortaya çıktığında riskin hangi özel ve kamusal bilançolara aktarıldığını da sormayı gerektirir. Bu nedenle bu sarsıntı, 1980’lerin ve 1990’ların bankacılık ve finans krizlerinden farklılaşıyor diyebiliriz.
Bu yaşananlardan sonra önümüzdeki dönemin temel sorusu “hangi şirket kimin olacak?” veya “hangi şirket yola devam edecek?” sorularından çok daha kapsamlı olmalıdır. “Finansallaşma yoluyla gelecekteki gelirlerin bugünden sermayeleştirilmesiyle yaratılan finansal servetin değerlenme kazançlarının kim tarafından sahiplenileceği” veya “bu servetin değeri çöktüğünde ortaya çıkan likidite, bilanço ve yeniden yapılandırma maliyetlerinin hangi sınıfsal ve kurumsal mekanizmalar üzerinden taşınacağıdır”?
Herkesin finansallaşma balonuna çeşitli enstrümanlarla dahil edilmeye çalışıldığı bir yapıda bu sarsıntı herkesi sarsacaktır. Halka arzlardan yatırım fonlarına, bireysel emeklilikten çeşitli tasarruf ve finansman araçlarına kadar genişleyen finansal enstrümanlar, hane halklarını giderek daha fazla finansal varlıkların değerlenmesine bağlamaktadır. Böylece finansal piyasaların toplumsal tabanı genişlerken, finansal dalgalanmaların toplumsal etkilenme alanı da genişlemektedir. Bu nedenle yaşanan sarsıntı yalnızca bir fon krizinin değil, Türkiye’de finansallaşmanın toplumsallaştırdığı beklentilerin ve risklerin de sınanmasıdır.