Almanya’da aşırı sağ popülist AfD’nin elde ettiği seçim başarısı hem Trump’ı hem de Putin’i mutlu etti. Ancak bunda şaşılacak bir durum yok. Çünkü bu ülkede -bazen Alman milliyetçiliği olarak da anılan- sağ popülizmin savunduğu politikalar ABD’nin ve Rusya’nın Avrupa kıtasına yönelik stratejik hedefleriyle uyumlu.
Trump’ın ve Putin’in Almanya’daki bir eyalet seçiminin sonucuyla ilgili memnuniyetlerinin arkasında anti-demokratik, otoriter yönetimler arası dayanışma duygusundan daha çok AfD’nin Alman dış politikasının eksenini değiştirme önerisi var.
Trump’ın, Putin’in ve Alman aşırı sağının -farklı gerekçelerle de olsa- gelip buluştukları nokta ise AB ülkelerinin kolektif politika geliştirme ve ortak karar alma mekanizmasından duyulan rahatsızlık.
Esas itibarıyla Avrupa’daki sağ popülist partilerin çoğu “Ülkemizin kaderine Brüksel’de karar veriliyor” şikayetiyle AB düzenine karşı çıkıyor. Milli egemenlik konusunda bu ülkelerin kamuoylarında giderek artan hassasiyet popülist siyaseti besliyor. Aynı şekilde popülist siyasetin milli duygulara seslenen söylemi de söz konusu hassasiyeti büyütüyor. Avrupa toplumlarında kültürel ve ekonomik temelleri olan yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığı ise işin tuzu biberi oluyor.