MURAT SEVİNÇ
‘Evet’ broşürünün yalnızca yargı bağımsızlığı kısmına değinelim. AYM’yi boş verip şu HSYK ve ‘tarafsız’ yargı konularına bakalım.
Broşür, hemen ön sayfasında, Anayasa’da yargı yetkisini düzenleyen 9.maddeye ‘bağımsız’ ibaresi ardından ‘ve tarafsız’ ifadesinin eklendiğini müjdeliyor.
Bunlar ‘gülünç’ süsleme çabasının ve vahim hukuk anlayışının sonucu. ‘Nominal (sözde) anayasa’ adı verilen bir ‘anayasa türü’ vardır. Nominal anayasa düzenlerinde, anayasa hükümleri ile siyasal gerçeklik arasında derin bir uçurum bulunur. Daha ziyade reklam amaçlıdır bu metinler ve devleti yönetenlerce pek ciddiye alınmazlar.
Türkiye son yıllarda ‘nominal anayasa’ düzenine geçmiş durumda. Bu durumda anayasal ilkelerin, metinde ne yazdığının fazlaca önemi kalmaz. Nitekim kalmadı. Olağan bir rejimde asla düşünülemeyecek uygulama ve sözler, olağanlaştı. Anayasa’nın ikinci maddesinde yer alan ‘Cumhuriyet’in temel ilkelerinin bir anlamı/işlevi’ kalmadı.
Anayasa/hukuk, büyük ölçüde yorum ve uygulamadır. Örneğin metinde yalnızca ‘laiklik’ ya da ‘demokratik devlet’ yazar. Buna mukabil ilkeler yasa metinlerinde tanımlanmaz. Yargı ve idare tarafından yorumlanıp uygulanır. Onlarca yıl öncesinin demokrasi tanımıyla bugünkü doğal olarak aynı kalmaz. Kalamaz.
Demek ki bir ilke ya da sözcüğün, bir metne yazılmış olması, o ilkenin yaşama geçmesi için olsa olsa bir ilk adımdır. Hepsi bu. Uygulanırsa vardır, uygulanmazsa yoktur. Çok basit.
Anlaşılması en kolay örneği verelim: 2010 değişiklikleri esnasında o değişiklikleri sevimli göstermek için en cilalı değişikliklerden biri 10. maddede yapılmıştı. 2004’te 10. maddeye şu ifade eklenmişti: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” 2010’da bir ek daha yapıldı: “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.”
Ne kadar değerli değişiklikler. Kim itiraz edebilir ki. Peki? Devlet bu konuda üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirdi mi? Hayır. Ne oldu bu değerli sözcüklere? Hiçbir işlevleri olmadı. Biraz daha yakından bakalım: Diyor ki, ‘Devlet gerekli tedbirleri alır.’ Bakın, yasama organı değil, devlet diyor. Yani tüm devlet organları. Örneğin bir seçme/atama söz konusu olduğunda da kadın erkek eşitliği göz önünde bulundurulmak zorunda değil mi? Kuşkusuz. Sonuç? AYM’nin 17 üyesi var. Kaçı kadın? 0 (yazıyla, sıfır!) HSYK’nın 22 üyesinde kaçı kadın? Açıp bakın internet sayfasına. Kaç kadın kaymakam ya da vali var? Kaç kadın daire başkanı var? Kaç kadın bakan var? Milletvekili? E hani eşitliği sağlamak devlete görev olarak verilmişti?
Yineleyelim: İlkeler, uyarsanız vardır, umursamazsanız yoktur. Bir yaptırımı var mı? Yok. Ama Allah için, metin üzerinde çok şık duruyor.
Şimdi yapılan daha da acıklı bir cilalama çabası. Yargının ‘tarafsız’ olacağını yazarsak, tarafsız olur! Böyle gülünç bir zihniyet olur mu? Tarafsızlık gibi bir dertleri mi var? Ya da bağımsızlık. Ne olacak o maddeye ‘tarafsız’ yazıldığında? Gölgelerinden çekinen hakim ve savcılar maddeyi okuyunca bir araya gelecek ve ‘Arkadaşlar bu saatten sonra tarafsız olacağız, hadi bakalım’ mı diyecekler. Bugüne dek değiller miydi? Hakimlerin tarafsızlığı, adil karar verebilmesi için gerekli ve hatta Allah’ın emri olan bir kural/ilke kabul edilmiyor muydu? Ya da aynı maddede yargının ‘bağımsız’ olması gerektiği hükme bağlanmıyor muydu? Ne oldu peki, bağımsız mı davrandılar. Oldu olacak, ‘Vallahi billahi, iki gözleri önlerine aksın ki tarafsızdırlar’ yazın da tam olsun! La havle…
Yargı bağımsızlığının biri ‘hukuksal’ diğeri ‘pozitif hukukla hiç ilgisi olmayan’ iki boyutu var.
Hukukla ilgisiz ve asıl olan, şu: Yargı bağımsızlığı da memleketteki diğer her şey gibi, demokrasinin düzeyiyle ilgili. Türkiye demokrasiye kavuşursa bir gün, yargının bağımsız davranması mümkün olabilir. Aksi takdirde, hangi anayasal/yasal düzenleme yapılırsa yapılsın sonuç değişmez. Türkiye’de daha çok uzun yıllar yargının bağımsız ve yansız davranma ihtimali yok. Bu kadar basit.
Herkesin anlayabileceği gerekçelerle: Siyasal kültürümüz nedeniyle. Demokrasimizin cılızlığı nedeniyle. Üniversite öncesi eğitimin niteliği nedeniyle. Milli eğitim tornası nedeniyle. Hukuk fakültelerindeki eğitim ve o hukuk fakültelerindeki zihniyet, berbat hiyerarşi nedeniyle. Danışmanlık yapmaktan, küp doldurmaktan helak olmuş pek çok hukuk hocasının, yüksek puanlarla girmiş çocuklar ile ilgilenecek zamanlarının kalmaması nedeniyle. Hukuk öğrencilerine, örneğin Suç ve Ceza’yı ya da Germinal’i önerecek hocaların çoğunlukta olmaması nedeniyle. O fakültelerden mezun olup aceleyle hakim/savcı olan gençlerin hapsolduğu taşra yaşamı, kasaba muhafazakârlığı nedeniyle. Hakim ve savcıların kahir ekseriyetinin sinemaya gitmemesi, tiyatroya uğramaması, edebiyatla ilgilenmemesi nedeniyle. Ezcümle insanı yontan ve iyi kötü ufkunu açan alışkanlıklardan uzak durmaları nedeniyle. Çoğunluğunun milliyetçi tutucu ideolojileri nedeniyle. Eğitim ve meslek süreçlerinin özgürlükçü muhakeme yetisinin gelişmesine izin vermemesi nedeniyle. Daha sayalım mı?
Beyler bayanlar, ülkede anayasa kavgası ayyuka çıkmışken, hangi hukuk fakültesinden ‘kurumsal’ bir tepki, açıklama duydunuz? Hepsi korkudan ve iş bilirlikten büzüşüp kalmış durumda. Bu kurumlardan, kusura bakmayın ama, işte bu kadar çıkıyor, daha fazlası değil. Çıkmaz da. Türkiye’de yargı, daha çok uzun yıllar bağımsız ve tarafsız olmayacak; gülünç hayallere kapılmanın aleme yok. Tabii kapılananı da tutmamak gerek. Yazsınlar anayasaya ‘ve tarafsız’ ifadesini, zararı yok.
Hukukla ilgili yanı da şöyle: İşin pozitif hukukla ilgili yanı da, bu değişiklik önerisinde özellikle HSYK ile ilişkilendirilmiş durumda. Adındaki ‘yüksek’ çıkarılıyor. Üye sayısı 22’den 12’ye indiriliyor. Peki 22’ye kim çıkarmıştı? 22 üye içinde 10’unun hakim ve savcıların kendi içlerinden seçileceğini kim hükme bağlamıştı? E hani o düzenleme çok demokratikti? Hani yargı bağımsızlığı sağlanacaktı? Şimdi kendi tercihlerini bir kez daha değiştiriyorlar. Peki 2010’da ‘kadrolaşma’ uyarısı/eleştirisi yapanlara neler söylenmişti? Bolca hakaret ve küçümseme. Şimdi? Bolca hakaret ve itham. 2010 değişikliği ardından HSYK Cemaat’e armağan edildi. Gözümüzün önünde. Halihazırdaki öneride, HSK’de Adalet Bakanı, cumhurbaşkanının ve TBMM’nin seçtiği üyeler olacak. Eğer TBMM çoğunluğu cumhurbaşkanı ile aynı eğilimdeyse, neredeyse tüm üyeler cumhurbaşkanının isteği doğrultusunda seçilmiş olacak.
Broşürde diyor ki, ‘Yargı kurumu üyeleri arasında seçime dönük rekabet ve gruplaşma son buluyor… FETÖ tipi yapılanmaların HSK’ya etki etme imkanı ortadan kaldırılıyor.’ Peki 2010’da, rekabetin ne kadar demokratik olduğu anlatılmamış mıydı? FETÖ tipi gruplaşmalar önlenecekmiş. Öyle deniyor. Öffff…
Yıllar önce Demokrat Yargı üyesi bir hakimin saptamasını anarak kapatalım bu konuyu. O hakim, “Hakim ve savcıların Kâbesi HSYK’dir, hiç bir yere değil, oraya bakarlar” demişti.
Lafı uzatmaya gerek yok. Türkiye’de yargı bağımsızlığı, başta siyasal kültürümüz olmak üzere tüm siyasal toplumsal niteliklerimizi açık eden, son derece acıklı, hüzün verici bir konu.
Daha dün kimi gazetecilerin tahliyesine karar veren hakimler, HSYK kararıyla açığa alındı.
‘Evet’ broşüründe, yargı bundan böyle ‘tarafsız’ olacak yazıyor…
Yazı önerisi: Meslektaşım sevgili Kerem Altıparmak, kısacık bir yazı kaleme aldı. Bizim güzelim Ankara inadı mı, azmi mi diyeyim, ne diyeyim bilemedim. ‘Neden ben yazamadım şu yazıyı’ kıskançlığıyla, buraya bırakıyorum.