1990’ların ortasından 2020’lerin şu ortasına kadar yayılan hocalık ve akademik yöneticilik hayatımda Türkiye’de ve Amerika’da bir büyük açılış ve kapanışı sadece izlemedim bizzat ve fiilen yaşadım ve uyguladım.
Bu süre zarfında Türkiye de dünya da sosyal ve beşerî bilimlerin açılışını, yayılmasını, yepyeni boyutlar ve güçler kazanmasını izledi ama Türkiye bir yandan da vakıf üniversitelerinin kurulmasına, serpilip gelişmesine tanık oldu. Bugün tüm dünyada ‘humanities’ alanları kapanıyor. Sosyal Bilimler tam bir kurumsal ve maddi gerileme içinde.
Dünyanın en önemli üniversiteleri dahi bu bölümlere verdiği kaynakları, kadroları, olanakları kesiyor. Amerika’da ve Avrupa’da, üniversitelerin dışı kalan ama çok büyük fonlara sahip kurumlar da misafir araştırmacıları mühendislik alanlarından seçiyor. Türkiye’nin en iyi vakıf üniversitelerinden biri, neredeyse ‘markası’ olmuş, o kadar başarılı Kültürel Çalışmalar bölümünü kapattı.
Türkiye’de bir yandan bu gerçekle yüz yüzeyiz, çünkü sosyal ve beşeri bilimlerin gelişip açılması vakıf üniversitelerinin gelişmesinden sonradır. Oysa vakıf üniversiteleri Türkiye’de bugün başlı başına bir meseledir. Ayrıntısına girmek olanaksız. Ömrümün hiç değilse otuz yılını, işin başından şimdi gelip çatmış olan sonuna kadar bu kurumların içinde yaşadım. YÖK artık bu okulların akıl almayacak ölçüde yayılmış kontenjanlarını kesiyor, yeni fakülte açmasına izin vermiyor, bin türlü sorununun önünü almaya çalışıyor.
Çok değerli bir vakıf üniversiteleri öbeğinin yanında sorunlarını hepimizin bildiği üniversiteler ve deontoloji kavramıyla uzlaştırmayacağımız kurumlar var. Anlaşılan özellikle mali sorunlar yaşayan ve birbirinin aynı müfredatları uygulayan bu 78 üniversitenin 44 tanesi sadece İstanbul’da bulunuyor. Bulunmalı mıydı?
Şimdi mesele bu kurumların güçlenmesini sağlamaktır. Değil üniversite, bölüm kapatmak dahi sorunlu bir iştir. Ama eğitim planlanmasının, hiçbir planlamanın olmadığı bir ülkede insanın başına gelenlerin hepsi ‘doğal’dır.