Gorbi'yi nasıl bilirdiniz?
G

BAHADIR KAYNAK

@bahadirkaynak

Soğuk Savaş’ın son perdesinde sahneye çıkan en önemli aktör Mihail Gorbaçov hayata veda etti. Genç kuşakların adını sanını pek duymadıkları Sovyet lideri, belli bir yaşın üzerindekiler için bir aile ferdi kadar tanıdıktı bir zamanlar. Soğuk Savaş parametrelerinin içine doğanlar, ciddi, kasvetli ve tehlikeli bir imparatorluğun en tepesinde oturan ve onu kimsenin tahmin edemeyeceği bir değişim sürecine sokan siyasetçinin serüvenini heyecanla takip etmişlerdi. Reform çabalarıyla başlayan süreç, Sovyetler Birliği’nin kısa sürede dağılmasına ve ABD’nin kendi başına at oynattığı tek kutuplu dünya düzenine evirilmişti.

Bundan dolayıdır ki, son otuz yılda küresel ölçekte yaşanan değişime sıcak bakmayanlar, piyasa merkezli ekonomik sisteme karşı tek elle tutulur alternatifin heba olup gittiğine hayıflananlar ya da Amerika’nın güç gösterilerinden sıkılanlar için Gorbaçov pek hayırla yad edilen bir lider değildir. Bugün Putin’in emperyal savaşları arkasında saf tutan Rus milliyetçilerinin de benzer görüşlere sahip olduğunu tahmin edebiliyoruz.

Gorbaçov, Sovyetler Birliği Genel Sekreteri olduğunda dışarıdan bakan birisinin bu devasa imparatorluğun güç kaybetmekte olduğunu anlaması pek mümkün değildi. Moskova, dünyanın dört bir köşesinde ABD’ye meydan okuyor, Batı merkezli küresel düzenden hazzetmeyenler için bir alternatif ve bir umut sunuyordu. Yetmişli yıllar ABD için bilhassa ciddi geri adımların atıldığı bir zaman dilimi olmuş, Sovyetlerin büyük satranç oyununda öne geçtiği algısı oluşmuştu. Geçen yaz Afganistan olayları sırasında sıkça hatırlanan Vietnam’dan çekilme, Saygon’da elçiliğin tahliyesi sırasında helikoptere tutunmaya çalışanların görüntüleri, Amerika’nın prestijini ciddi biçimde örselemişti. Üstüne gelen İran devrimi ve rehine krizi sonrasında Washington güçsüz ve çaresiz bir görüntü çizmekteydi. Rehineleri kurtarmaya yönelik operasyonun da başarısızlıkla sonuçlanması, zaten ekonomik güçlüklerle boğuşan Başkan Carter’ın siyaseten tabutuna son çiviyi çakmıştı. Elbette bu dönemde Ortadoğu’da İsrail’in askeri üstünlüğünü tescil ettirmesini, Mısır’ın taraf değiştirmesini de ABD’nin kazanç hanesine yazabiliriz. Dahası yine yetmişlerde Çin’le ABD arasında buzların erimesini Sovyetlerin ağır bir mağlubiyeti olarak değerlendirmek gerekir. Ancak yüzeysel bir bakışla, Gorbaçov iş başına geldiğinde Sovyetlerin uluslararası siyasetteki konumunda ve gücünde bir zaaf sezilmiyordu. Bundan dolayı genç liderin başlattığı reform programı önce ihtiyatla, sonra şaşkınlıkla izlenmeye başlandı.

Bugün biliyoruz ki Gorbaçov’un kafasında Sovyetler Birliği’ni dağıtmak gibi bir plan yoktu. İçeriden baktığında çok daha net gördüğü zayıflıkları giderecek bir reform programı peşindeydi. Glasnost’la başlattığı politik dönüşüm, toplumsal taleplerin daha rahat dile getirilmesine, rejimin toplum üzerine karabasan gibi çöken baskısının hafiflemesine imkân tanıdı. Perestroika ile ise tıkanmakta olan ekonomik modele yeniden hayat verecek rötuşlar yapılmaya çalışıldı. Bugünden bakarak Gorbaçov’u eleştiren birçok kişinin göz ardı ettiği nokta, seksenlerde Sovyetlerin iktisadi olarak ayakta duramaz hale geldiği, bir biçimde adım atması gerekliliğiydi. Yetmişli yılların enerji krizi, birkaç yıl içerisinde hem tüketici ülkelerin tedbir almalarına hem yeni üretim sahalarının devreye girmesine yol açmış, üreticilerin pazar payı kavgası petrol fiyatlarının dibe vurmasına sebep olmuştu. Moskova için yaşamsal önem taşıyan petrol ve doğalgaz satış gelirleri düşüyor fakat harcamalardaki tırmanma kontrol edilemiyordu. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinden beri askeri güç kullanarak kontrol ettikleri Doğu Avrupa’nın yükünü sırtlanmakla kalmıyor, Afganistan’da da giderek daha maliyetli hale gelen bir işgali sürdürmek zorunda kalıyorlardı. ABD’yle sürdürdükleri küresel rekabet Başkan Reagan’ın şahin politikalarıyla yeni bir aşamaya geçmişti. Carter döneminin başarısızlıklarına tepki gösteren yeni Başkan, Sovyetler’e karşı daha katı bir tutum alınmasını, silahlanmaya hız verilmesini istiyordu. Nükleer ve konvansiyonel silahlanmadaki tempoya Yıldız Savaşları projesi de eklenmiş, Sovyetler Birliği elinde azalan kaynaklarla daha fazla sorunla mücadele etmek zorunda kalmıştı.

İşte böyle bir ortamda Gorbaçov’un lideri olduğu reformist kanat çıkış yolunu, içeride ekonomik ve politik reformlarda, dışarıda da jeopolitik rekabeti hafifletmekte bulmuştu. Bunun formülünü de yine ABD Başkanı Ronald Reagan Batı Berlin’e gittiğinde Brandenburg Kapısı önünde yaptığı tarihi konuşmada vermişti. “Bay Gorbaçov, eğer barış ve refah arıyorsanız bu duvarı yıkın” demişti arkasında duran Berlin Duvarı’nı kastederek. Atlantik’in iki yakasını Sovyetler karşısında yek vücut hale getiren her şey bu duvarda ete kemiğe bürünüyordu. Stalin’in güya kendisini korumaya almak için Kızılıordu’nun ayak bastığı çizgiler üzerinden indirdiği Demir Perde’nin artık kalkması, Moskova’nın neredeyse yarım yüzyıldır sürdürdüğü işgale son vermesi Batı’nın talebiydi. Bu gerçekleştiğinde ABD savunma harcamalarını azaltmaya razı gelecek, dahası Avrupa’dan, özellikle Batı Almanya’dan sağlanacak krediyle ekonomik güçlüklerin üstesinden gelinecekti.

Gorbaçov, on yıllar sonra Doğu Avrupa’daki askeri işgali sona erdirdiğinde Doğu Blokunun aslında iskambil kağıtlarından yapılmış bir ev olduğu da ortaya çıktı. Moskova’nın hiçbir uydusu ayakta kalamadı, Doğru Avrupa ait olduğu yere geri dönüp, kıtanın batısı ile bütünleşti. Son olarak Soğuk Savaş’ın sembolü Berlin Duvarı’nın da yıkılmasıyla bir dönem sonlanmış oldu.

1991’deki başarısız darbe girişimi Yeltsin’in liderliğinde bastırılıp, Sovyetler Birliği tarihe karıştığında Gorbaçov artık gücünü kaybetmiş, başlattığı sürecin sonunda kendisi de tükenmişti. Aynı yıl gerçekleşen Birinci Körfez Savaşı, ABD’nin dünyada artık rakip olmadan tek başına at oynattığını tescil ediyordu. Ardından Yugoslavya’nın dağılması sürecinde de Rusya’nın etkisiz kalması, Çeçenistan’daki çaresizlik iki kutuplu dünya düzeninin sonuna gelindiğini gösteriyordu.

Bu sürecin sonunda ABD’nin hoyratlığından sıtkı sıyrılanlar, Moskova’nın denge sağladığı bir dünya düzenini özleyenler için Gorbaçov günah keçisi haline geldi. Öyle ki bir siyasetçinin durup dururken kontrol ettiği İmparatorluğu tasfiye etmeyeceğinden hareketle kendisinin gizli tarikatların ya da Batı’nın etkisi altında bu ihaneti gerçekleştirdiğini ileri sürdüler.

Putin liderliğinde Rusya’nın dünya siyasetine geri dönüşü ve Batı’ya meydan okumasıyla bu kesimin taleplerine cevap verdiği söylenebilir. Gorbaçov’un ilk adımlarını attığı değişim sayesinde dünyayla entegre olmuş, barış içinde birlikte yaşayan Rusya’yı Putin büyük bir maharetle tarihin çöplüğüne gönderdi. Gorbaçov görevini sonlandırırken bugün AB üyesi olan Doğu Avrupa ülkeleri kadar Baltık Cumhuriyetleri de kendi yollarına gitme fırsatını bulmuştu. Kafkasya ve Orta Asya’daki süreç biraz daha karmaşık olmakla birlikte Rusya’nın imparatorluk hayallerinden epeyce geri adım attığı bir dönemin kapıları aralanmıştı.

Şimdiyse Gorbaçov’a sövüp sayanların yüreğini ısıtacak ama kalan herkesi donduracak bir kışın arifesindeyiz. Bu defa Kremlin’de ABD hegemonyasına meydan okuma kisvesi altında komşularının toprak bütünlüğüne tecavüz eden, on yıllarca ilmek ilmek kurulan enerji işbirliğini bir kenara atıp, doğalgazı silah olarak kullanan bir lider var. Eski Sovyet cumhuriyetlerini Rusya’nın arka bahçesi olarak görmekle kalmıyor, Suriye iç savaşına müdahalelerinde gördüğümüz gibi askeri gücünü başka sahnelerde de çekinmeden kullanabiliyor. Gorbaçov’un on yıllar önce başlattığı reformları geriye çevirmek için Putin’in girdiği bu yolun Rusya’ya ve dünyaya neler getireceğini zaman içinde göreceğiz.

Belki de Gorbaçov’un düğmesine bastığı büyük dönüşümün bir gereklilik olduğunu anlamak için bu senenin başından beri yaşadığımız krize, böylesine bir musibete ihtiyacımız vardı. Duvarları yıkan adamın aslında tüm dünya için neler yaptığını, bu kış battaniyelerimizin altında bir kez daha düşünme fırsatımız olacak zaten.