ELİF KEY
Başbakan Erdoğan’ın konuşmadığı günler, hatta dakikalar sayılı. Üslubu, seçtiği kelimeler dilinden ideolojisine uzanıyor.
Teun A. Van Dijk, “Bir toplumsal grup tarafından paylaşılan ideoloji, bireylerin konuşmalarını ve yarattıkları metinleri etkiler” diyor.
Erdoğan, gittiği her şehirde, yandaşlarına ‘Kardeşlerim’ diye seslenerek başlattığı konuşmalarını, paralel yapı/örgüt/devlet, Pensilvanya, kaset siyaseti, montaj, şantaj ve iftira açıklamalarıyla destekliyor. Hayli fazla miktarda ‘biz’, ‘ben’, ‘benim’, ‘bizim’, ‘yaptık’ ve ‘ettik’ kullanıyor.
Sıklıkla yatırımlar ve ekonomik rakamlardan bahsediyor, ‘milyar dolar’, ‘trilyon’ ve ‘katrilyon’ cinsinden rakamlar veriyor.
Konu Gezi olaylarına gelince, ‘Gezizekalılar’, Fetullah Gülen’e gelince ‘Pensilvanya’ gibi kodlar kullanıyor.
Devletin bakanları ise muhtelif konularda, enflasyon artışından kuraklığa ve işçi ölümlerine kadar uzanırken, ‘İnşallah’ ve ‘Allah’ın takdiri’ arasında dar bir kelime yelpazesinde geziyor.
Yardımcı Doçent Dr. Derya Duman, İzmir Ekonomi Üniversitesi akademisyenlerinden. Söylem çözümlemesi ve üslup bilimle uğraşan Duman, bu söylemlerin altında yatan gizli mesajları anlatıyor.
Bahçeli öfkeli ve maço
Memleketin en çok konuşan ismi Erdoğan. Sırasıyla diğer liderler de o konuştukça konuşuyor. Dili kullanmak anlamında sıralama yapsak en başarılıdan en başarısıza nasıl gideriz?

Erdoğan siyasi söyleme bir üslup ve terminoloji armağan etti. Kendisiyle özdeşleşen birçok kullanım söz konusu (velev ki, biz, kardeşlerim). Erdoğan’ın tarzını belirleyen unsurlar öncelikle kelime seçimleri ve söylem unsurları.
Kılıçdaroğlu için maalesef aynı yorumu yapamayacağım. Bir tarzı var, bu şüphe götürmez. Ancak söylemini karakterize eden ve onu yansıtan üslup özelliklerinden mahrum olduğunu düşünüyorum.
Bahçeli’ye gelince onun da kendine has bir tarzı olduğu kesin. Bahçeli’nin tarzı Erdoğan’ın aksine, daha çok dil üstü unsunlarda ortaya çıkıyor. Diğer bir deyişle Bahçeli üslubunu; seçtiği ifadelerden çok ses tonuyla, tonlamalarıyla ortaya koyuyor ve bu üslup genel olarak saldırgan, öfkeli ve maço bir görünüm olarak karşımıza çıkıyor.
Başbakan memleket değiştiriyor, üslup değiştirmiyor. Bir de görüntülerle desteklenen söylemler var. Kendisi futbol topuna vururken, oğlu ok atarken ‘Ya Hak’ dediklerini duyuyoruz. Gündelik hayatta kullanmadığımız ifadeleri kullanarak kendisini mi ayrıştırıyor yoksa bu bir davet mi?
Türkiye’de siyasetin semboller üzerinden yürümesi yeni bir uygulama değil. Dil devrimi denen bir süreçle Arapça ve Farsça kelimeleri dilden atmayı hedefleyen; sonrasında da bu kelimeleri kullanmayı gericilik kabul edebilen bir kültürden geliyoruz. Böyle radikal bir devrimin karşı argümanları ve hatta tepkileri getirmesini doğal karşılıyorum.
Bana göre Başbakan zaten mevcut bir söylemi görünür kılıyor. Spot lambalarının altında olmasının kendisini ve söylemini değiştirmeyeceğini ispatlamaya çalışıyor. Bu anlamda imajı pekiştirmek uğruna abartıyor olabileceğini bile düşünüyorum. Bunu yaparken de gerekli yerlere selam çakıyor tabii. Çünkü her şeyden önce dil bir kod.

Başbakan için seçilen ifadeler ve sloganlar var. Sağlam irade, Uzun Adam, ‘Dik dur eğilme bu millet seninle’ bunlardan birkaçı.. Bu sloganlar, bu ifadeler bir tehdit görüldüğü vakit mi ortaya çıkıyor? Bu ifadelerin sıklıkla kullanılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Bunlar hükümetin yolsuzluklar ya da Gezi olaylarında gösterdiği duyarsızlığı yeniden üreten, kıymeti kendinden menkul lafı güzaf kabilinden sloganlar.
‘Faiz lobisi’ ve ‘paralel devlet’ adı altında oluşturulan ve mahiyetini tam olarak bilemediğimiz bu öznelerin bütün kötülüklerin anası olduğu bir siyasal bağlam yaratılmış durumda. Bu durumda tabii ki Gezi’yle ya da yolsuzluklarla yüzleşmek yerine bu söylem dünyasını üretmek çok kolay ve pratik.
‘İnşallah’ dememek için ‘umarım’ uyduruldu
Siyasilerin, bakanların, devlet görevlilerinin her türlü konuyu, inşallah ve maşallahla yorumlamasına, sel felaketinden hayvan haklarına kadar kaderci bir yaklaşım içinde bulunmasına sık rastlıyoruz. Bu kullanılan günlük dil, çalışılmış bir dil mi, bir ideolojinin dile vurması mı?
Türkiye’de dil zaten yıllardır siyasetin aleti olmuş durumda. “İnşallah” dememek için Türkçe’de olmayan ‘Umarım’ ifadesini uydurmuş bir milletiz. Ben şahsen bu kelimenin kullanımının dinî inançtan bağımsız olduğunu düşünüyorum. Umarım ve inşallahı karşı karşıya getirirsek de tercihim inşallah’tan yana olur.
Öte yandan siyasi söylemin içinde “Allahın izniyle”, “Allah nasip ederse” gibi birtakım kalıplaşmış dinî referansların kullanılmasını bir kod olarak görüyorum. Bu kodları kullanan bir siyasetçi pek tabii kendini Müslüman olarak tanımlayan kitlelere selam çakıyor.
Bunu eleştirirken çifte standart ve abartı tuzağına düşmemek önemli. Örneğin soldan bir lider -hatırladığım örnek Mustafa Sarıgül- “Allah’a emanet olun” dediği için gazeteciler tarafından topa tutulabiliyor. Ancak Obama “God bless America” dediğinde çifte standart yürürlüğe giriyor ve “Ama onlarda radikal dinî hareketler yok” diyebiliyoruz. Bu kabul edilebilir bir argüman değil.
Dili tamamen sekülerleştirmek fazla yasakçı, kısıtlayıcı ve suni bir yaklaşım!

Soma’da ise bir anda karşımıza onca kayıp varken ‘fıtrat’ çıktı…
Evet bu bağlamda, en dikkat çekici örnek Soma olayında geldi. Başbakan’ın kendisinden bu kazanın madencinin“fıtratı” olduğunu öğrendik.
Bana göre kalıplaşmış gündelik dil ifadelerinin ötesinde “fıtrat” örneğindeki gibi kavramsallaştırmalar siyasilerin algılayışlarını ya da savunma mekanizmalarını anlamada daha anlamlı örnekler. Ama gene de bunun arkasında bir kadercilik yattığından şüpheliyim.
Fıtrat kelimesini telaffuz etmedeki güdüyü çok daha pragmatik boyutta görüyorum.
Kelimede sadece bir harf değiştirerek ‘gerizekalı’ yerine ‘gezizekalı’ demesi veya Kılıçdaroğlu yerine uzatarak ‘CEHAPE’nin genel müdürü’ demesi Kasımpaşalı olmasıyla ve bu ‘sokak diline’ yakınlığıyla mı açıklanır? Türkçe’de bir harf değişikliği insanları güldürür. Bu bizi Recep İvedik modeli bir mizah anlayışına götürmüyor mu?
Erdoğan’ın Kasımpaşalı’lığının söylemine yansıdığına inanıyorum, ancak bu örnekler bağlamında değil.
İki örnekten özellikle ‘gezizekâlı’, Gezi’de ortaya çıkan mizahın güdük bir rövanşı gibi! Gezi karşıtı muhafazakârların üretebildiği belki de tek espri ‘gezizekâ’ydı ve onu da bol bol kullanarak açığı kapatmaya çalışıyorlar sanki.
Bunun yanında Erdoğan’ın esprili olduğunu, mizah yeteneği olduğunu düşünmüyorum. Recep İvedik düzeyinde bile olsa…

Erdoğan halkın kullandığı bazı terimleri özellikle kullanmıyor. Kendi seçtiği kelimeleri kullanıyor, üslubuyla bunu bir söyleme dönüştürüyor ve tekrar ederek pekiştiriyor. Örneğin, ‘Pensilvanya’ terimi, 28 Şubat’ta Balıkesir’de çıkan ve sonra her mitingde tekrarlanan bir terim. Dilde pekiştirme taktiği diye bir şey var mı?
Neolojizmler, yani yeni kelimeler üretmenin algı üzerinde büyük bir etkisi var. Mesela ‘Pensilvanya’ örneğinde malum şahsa metonimik (düzdeğişmeceli-yani doğrudan kendisine değil de ilişkili olduğu bir nesne ya da yer üzerinden referansta bulunma) bir gönderme yapmak bambaşka bir algıyı beraberinde getiriyor.
Birincisi sürekli olarak adını anmaktan kaçınarak bir alçaltma söz konusu. İkinci olarak da tabii ki Gülen’in ABD bağlantısına bir gönderim var.
Büyük halleri için grafiklerin üzerine tıklayın:
(Hazırlayan: Mahir Yavuz / Olgusal – @mahiryavuztr)


