Atlas Çağlayan, henüz 17 yaşında, el bebek gül bebek büyütüldüğü her halinden belli olan, korunmuş, hayatın sert tarafıyla çok erken tanışmamış çocuklardan biriydi. Güzel yüzlüydü. Temizdi. Belki de tam da bu yüzden dikkat çekti. Belki tam da bu yüzden hedef oldu. Şiddete meyilli başka bir çocuğun gözünde, fazla ‘rahat’, fazla ‘korunmuş’, fazla ‘şanslı’ydı. Kıskandıracak kadar.
“Şiddetin yaşı düştü” ifadesi bir tahmin cümlesi değil. Adalet Bakanlığı ve TÜİK verileri, son on beş yılda suça sürüklenen çocuk sayısında düzenli bir artış olduğunu gösteriyor. Daha çarpıcı olan ise yaş dağılımı: Şiddet suçları, özellikle bıçaklı yaralama ve tehdit, artık ağırlıklı olarak 12–15 yaş bandında yoğunlaşıyor. Yani şiddetin yaşı gözle görülür biçimde düşüyor.
Ama bu tabloya eşlik eden başka bir gerçek var ve belki de en tehlikelisi bu: Hukuki uygulamada ‘çocuk’ kavramı, ağır şiddet içeren dosyalarda bile çoğu zaman otomatik bir hafifletme gerekçesine dönüşüyor. Algılama yeteneği, yönlendirilme ihtimali, gelişim düzeyi… Elbette önemli. Ancak pratikte bu kavramlar çoğu zaman gerçekten tartışılmıyor; dosyayı yumuşatan, sorgulanmayan kalıplar hâline geliyor.
Sonuç ne oluyor? Bir yandan caydırıcılık ortadan kalkıyor. Diğer yandan toplumda şu düşünce yerleşiyor: “Nasıl olsa çocuk.” Böylece ‘çocuk’ kavramı, korunması gereken bir statü olmaktan çıkıp, suç karşısında bir kalkana dönüşüyor.