Atatürkçü kitleler, yükselen milliyetçilikle birlikte Kürt sorununa özellikle 2000’li yıllardan itibaren çok net bir şekilde bir “terör sorunu” olarak baktılar. Bu bakış açısının yerleşmesinde elbette ki Atatürkçü kitlelerin 2000’ler boyunca giderek apolitize olması ve sol-Kemalist kanaat önderlerinin yerini Özdillerin, Dündarların ve emekli askerlerin alması vardı. Bu kanaat önderleri milliyetçiliğin dar ufkuyla Kürt sorununu basitçe emperyalizmin bir oyunu ve bir asayiş meselesi olarak gördüler.
En az onlar kadar Kürt siyasetinin izlediği politikalar da bugünlere gelinmesini sağladı. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Birinci Körfez Savaşı’ndan itibaren Kürt siyaseti bütün yatırımını ABD’ye yaptı, ABD’nin kendisine bir devlet kurduracağına inandı, emperyalizme yanaştıkça da giderek milliyetçileşti. Öte yandan her fırsatta AKP iktidarıyla yakınlaşmaya çalıştı, en son AKP-MHP’yle masaya oturdu, dinselleşme politikalarına itiraz etmediği gibi Cumhuriyet’le, Lozan’la, kuruluş parametreleriyle gerici bir noktadan hesaplaşmaya kalkıştı.
Bugün gelinen noktada aslında birden fazla ortak paydası bulunan bu iki kesim birbiriyle kanlı bıçaklı hale gelmiş durumda. Öyle ki iki tarafın da bu yazıyı okuduğunda kendi durduğu yerin haklı olduğunu savunacağını, Atatürkçüler tarafından “Kürtçü”, Kürt siyasetindekiler tarafından ise “ulusalcı, Kemalist vs.” olmakla itham edileceğimi çok net bir şekilde biliyorum.
Kimse kolaycılık ya da ertelemecilik olarak görmesin, memleketin milliyetçilikle ve emperyalizmle körleşmiş bu “iki yakasını” ancak bir politik iddia olarak sosyalizmin, sadece sosyalist siyasetin bir araya getirebileceği çıplak bir hakikat olarak karşımızda duruyor.