MESUDE DEMİR
@mesudedemirr
Yıllardır antioksidanların, başta kanser ve kalp hastalıkları olmak üzere hastalıklardan koruduğu, yaşlanma sürecini yavaşlattığı söyleniyor. Ancak son araştırmalar, antioksidanların kanseri ve metastazlarını ‘aşırı derecede’ hızlandırdığını ortaya koyuyor.
Domatesten tutun yaban mersinine kadar pek çok sebze ve meyve antioksidan kaynağı. A, C, E, beta karoten, selenyum, likopen gibi çok sayıda vitamin, mineral ve bileşiklerde de antioksidan bulunuyor.
Kimimiz avuç avuç yaban mersini, kimimiz domates, kimimiz de vitamin takviyeleriyle antioksidanları alıyoruz. Ancak eğer bedenimizde başlamış bir kanser varsa bilmeden de olsa onu elimizle besliyor ve büyütüyoruz.
Ezber bozan gerçekler
Rockefeller Üniversitesi Metabolik Düzenleme ve Genetik Bölümü Başkanı Doç. Dr. Kıvanç Birsoy’la layık görüldüğü Vehbi Koç Ödülü’nü almak üzere geldiği İstanbul’da görüştük.

Birsoy, yıllık 2 milyon dolar bütçeli laboratuvarında kanda bulunan 5 binden fazla besin yapı taşının kanserlerle ilişkisini araştırıyor.
Birsoy ezberleri bozuyor: “Mesela yaban mersini antioksidanları, herkesin devamlı yemek istediği, konuştuğu bir şey. Bir avuç yaban mersini yediğinizde kanınızdaki antioksidan miktarı o kadar az artıyor ki. Antioksidanı artırmak için yemek anlamlı değil. E vitaminini kanınıza enjekte ederseniz o zaman gerçekten anlamlı bir farklılık oluyor. ‘Yaban mersini yemeyin’ diyemem. Ama dikkatli olunmasını tavsiye ederim.”
Antioksidan kanser hücresini de daha sağlıklı yapıyor
Yaklaşık 10 yıldır araştırmalar antioksidanların kanser üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor.
Kanser hücreleri de serbest oksijen radikallerine (oksidatif stres) maruz kalıyor. Sağlıklı hücreler gibi bunlardan kurtulmak için antioksidanları kullanıyor.
“Antioksidanlar, bilinenin tam aksine kanseri aşırı derecede artıran bir şey” diyen Birsoy şunları anlattı: “Kanser hücreleri devamlı oksidatif stres içindeler. Farelerde yaptığımızı her deneyde gördük ki, yüksek miktarda antioksidan verdiğinizde tümörler büyüyor ve daha çok metastaz gelişiyor. Primer (birinci) kanserlerden çok, metastazları üzerinde etkili. Primerden kopan kanserler, kanda dolaştıkları sırada inanılmaz bir stres geçiriyorlar. Bu streslerini antioksidan vererek yavaşlatıyorsunuz. O zaman çok daha ‘sağlıklı’ oluyorlar. Böyle daha sağlıklı olduklarında da başka organlara daha gidip, orada kolayca büyüyebiliyorlar.”
Tümör de bir organ
Kanser hücreleri vücudun ‘anarşist‘leri. Kural tanımıyorlar. Vücudun ahengine katılmıyor, ‘Dur, bölünme‘ sinyallerini dinlemiyor, kendi başlarına, istedikleri gibi hareket ediyorlar. Bağışıklık sistemi hücrelerinden kaçıyorlar. Kanser hücrelerinin oluşturduğu tümör de bir organ. Tümörlerin içinde kan damarları, sinirler, farklı hücreler var.
Metabolizmamız aldığımız besinleri küçük yapı taşlarına ayırıyor. Bu küçük yapıtaşı besinler (sayıları yaklaşık 5 bin) kana karışıp bütün organ ve hücrelerimize dağılıyor.
Her tümör başka bir besin maddesi seviyor
Organların sevdikleri gıdalar var. Örneğin beyin şeker, kaslar aminoasit kaynağı protein seviyor.
Birsoy ve ekip arkadaşları 15 sene önce tümörlerin önemli bir özelliğini bulmuş. Tümör hücrelerinin de diğer hücreler gibi farklı besinlere ihtiyacı var. Bu bilgi, kanser tedavisi için yeni bir kapı araladı.
Birsoy zamana ihtiyaç olduğunu düşünüyor: “Kanser tek bir hastalık değil. Onlarca çeşidi var. Akciğer tümörü, karaciğer ve pankreas tümöründen çok farklı. Farklı genetik özellikleri, farklı mutasyonları var. Bütün kanserleri tedavi edecek veya bütün kanserlere iyi gelecek tek bir besin kaynağı yok. Hangi kanserlerin, hangi tür besinlere ihtiyacı olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bir kanserin ihtiyacı olan besin, başka kanserin olmayabilir. Laboratuvarımda bunu anlamaya çalışan genetik metotlar keşfettik. Şu anda onlarca laboratuvar tarafından kullanılıyor.”
Köşeye sıkıştırmaya çalışıyoruz
Kanser hücreleri çok hızlı bölünüyor, yani çoğalıyor. Normal hücreden çok daha aktif metabolizmaları var. Birsoy yapmaya çalıştıklarını şöyle anlattı: “Yağları, şekeri, aminoasitleri çok değişik şekilde kullanabiliyorlar. Birini kapattığınızda, başka bir şeyi alıyorlar. Bizim yapmaya çalıştığımız, kanser hücresinin besin kaynaklarını kullanmasını, içine girmesini engellemek. Böylece onları köşeye sıkıştırmaya çalışıyoruz.”
Birsoy’un laboratuvarı lenf kanserlerinin özellikle kolesterole karşı ‘aşırı derecede istekli‘ mekanizmalarını saptadı. Lenf kanserleri kolesterolü içlerinde biriktirip, yaşamaya çalışıyorlar.
Geçen sene de pankreas kanseri hücrelerinin, belli yağ asitlerini tuttuklarını gördüler. Bu yağ asitlerini kullanarak bağışıklık sisteminin onları tanımasını ve öldürmesini engelliyorlar.
Birsoy insanların ne yediğiyle değil, kanserlerin yedikleriyle ilgilendiğini vurguladı: “Yediklerimizin kansere etkisi tartışılabilir ama insülin direncinin (kan şekeri seviyesini belli bir düzeyde tutmak için daha fazla insülin salgılanması), obezitenin kanser gelişimine çok büyük etkileri var. Örneğin insülin direnci vücutta mikro kanserler varsa birden patlamasına sebep olur. Çünkü insülin büyüme hormonunun etkisini de artırıyor.”
Besin ihtiyacını genom mu belirleyecek?
Çalışmaların 10-20 senede yoğunlaşacağını düşünen Birsoy, insan hayatına daha güçlü etki edecek gelişmelerden umutlu. Birsoy’a göre, ayrıca insan genomunun sekanslanması, yapay zeka yöntemleri, nutrigenomik (besinlerin gen ifadelerindeki rolünü araştıran bir beslenme dalı) çalışmalarını da birleştirecek teknolojiler yakın gelecekte gelişecek.
Birsoy fütüristik bir tahminde bulunuyor: “Örneğin insan doğduğunda sadece genomuna bakarak hangi tür besinlere ihtiyacı olduğunu, hangi tür besinleri vermemiz gerektiğini anlayabileceğiz.”