Yapılması gereken ‘iş’ ile bunu yapacak olanların ‘ruh hali’ arasında bir uyumun oluşmasına ihtiyaç var ve görünen o ki en sıkıntılı olduğumuz nokta da bu. Yapılacak iş rasyonel olmayı gerektiriyor.
Ruh halimiz ise ayaklarımızın yerden ne kadar kolay kesilebildiğini ortaya koyuyor. Sorun şu ki rasyonel bir strateji uygularken ruh halimizi tatmin edecek bir söylem üretmek hiç kolay değil.
Öte yandan eğer tabanın psikolojisini belirleyici kılarsanız, buradan rasyonel bir strateji çıkaramazsınız. Bu iki unsur birbirini etkiliyor ve tetikliyor… Karşımızda önemsenmesinde yarar olan bir tehlike var. Eğer iktidar rasyonelliği tercih etmez ve toplumu da bu yönde bilgilendirmez ise, sonuçta ortada somut kazanç olmaması bir yana, geleceğe uzanan bir ilave yenilgi hissi ile yaşamak zorunda kalabiliriz ve bu da geçmişten devralınan kavrukluğumuzu kemikleştirebilir.
O nedenle Ortadoğu’ya ilişkin söylemi saptarken iktidarın şu iki soruyu sorması lazım: Bir, kullanılan söylem Türkiye’nin avantajlarını kazanca dönüştürmeye hizmet ediyor mu? İki, süreçten kazançlı çıkılamadığı durumda halen kullanılan söylemin sonuçları ne olur?