Erkek çocuklar fiziksel, kızlar duygusal zorbalık yapıyor

Çocuklarda zorbalık hem dünyada hem de Türkiye’de büyüyen bir sorun. Duygusal, sosyal ve akademik gelişimi doğrudan etkileyen akran zorbalığı, çocukları travmatize ediyor.

Görsel: Twitter

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre akran zorbalığı (ve siber zorbalık) halk sağlığı sorunu olarak tanımlanacak boyuta ulaştı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Akran Zorbalığını Araştırma Alt Komisyonu’nun raporuna göre altı ile 17 yaşındaki çocukların yüzde 13,8’i akran zorbalığına maruz kalıyor. Bu, yaklaşık her yedi çocuktan birinin zorbalık mağduru olduğunu gösteriyor. 

2025’in ilk dokuz ayında Sağlık Bakanlığı Sağlıklı Hayat Merkezleri’ne akran zorbalığı nedeniyle 5 bin 323 kişi başvurdu. Aynı dönemde verilen danışmanlık hizmeti sayısı 14 bin 326 olarak kayda geçti. Aile ve Sosyal Hizmetler, Sağlık ve Milli Eğitim Bakanlıkları işbirliği yaparak eğitim, danışmanlık, dijital farkındalık programları uyguluyor. Ancak akran zorbalığı çocukların ölümlerine yol açacak kadar ileri gidebiliyor.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Burak Doğangün ile akran zorbalığını konuştuk.

Akran çatışmasıyla zorbalığı farklı

Mesude Demir, Burak Doğangün. Fotoğraf: Diken

Doğangün öncellikle akran çatışmasıyla akran zorbalığının farklı şeyler olduğuna dikkat çekiyor: “Akran zorbalığı bir süreç. Bile isteye yapılıyor. Ve sonrasında zorbayla mağdur arasındaki ilişki devam etmiyor. Ama akran çatışmasında bir arkadaş ilişkisi var ve sürüyor. Çatışmada güçler arasında bir denge varken, zorbalıkta yok. Akran zorbalığı süreklilik gösterirken çatışma arada bir yaşanır ve karşılıklı olur. Çoğu çocuk bu çatışmadan da öyle ya da böyle güçlenerek çıkıyordu. Tabii ki güçlenmeden çıkan, bastıran, ifade etmeyen, kendi içinde çözememiş ve travmatik bir tohum şeklinde taşınmış bir sürü yetişkin de vardır.

Akran zorbalığını yapan kişide pişmanlık olmaz ve sonradan da sorumluluk almaz. Gidip özür dilemez mesela. Akran çatışmasında bir özür, pişmanlık vardır. Taraflar arasında eşit duygusal aktarımlar olur. Ancak akran zorbalığında zorbalığı yapan kişide pişmanlık duygusu oluşmaz. Kendine hep bir haklı sebep bulur.”

Odalarındalar ama ‘büyük pencere’ açık

Toplumsal bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu vurgulayan Doğangün, sair etkileri şöyle anlatıyor:

“Anne babaların daha fazla çalışması, rutin aile düzenlerini değiştirdi. Artık anneler, babalar geç saatlere kadar yoğun bir mesai altındalar.

Çocuklara ‘daha iyisini vermek’ hatta ‘her istediğini vermek’ için fiziksel şartları sağlama çabası içindeler. Ama zamanın, ayrılan zaman kalitesinin, duygunun azaldığı bir etkileşim süreci, çocukların asıl ihtiyacı olan şeylerden mahrum kalmalarına sebep oldu.

Ayrıca değişen dünyayla beraber dijitalleşmenin getirdiği etkiyle önceden dışarıda, doğal ortamda, akranlarıyla, bir mahalle kültüründe büyüyen çocuk şimdi tekin ve güvenli gibi görünen bir odada. Kapısı kapalı ama ‘büyük pencere’ açık.

Yani mahallede üç-beş kişiyle kurulan özdeşleşim internet ortamında milyonlarca kişiyle kurulabiliyor. Bazen sanal bir karakterle olabiliyor. Dolayısıyla bütün bunların getirdiği faktörlerle beraber hem ruhsal yapının olgunlaşması değişti hem de kontrol eden üst mekanizmalar muhtemelen zayıfladı diyebiliriz.

Yani süper ego dediğimiz yapı, kişinin ahlaki gelişim değerleri, iç benlik oluşumları gibi faktörler de muhtemelen değişti. Böyle olunca çocuklar özellikle okullarda hızlıca daha fazla güçlü olmaya çalışıyorlar. Bu güçlü olmanın yöntemlerinden biri de akranları üzerine kurdukları baskı.”

Erkekler fiziksel, kızlar duygusal zorbalık yapıyor

Çalışmalara göre fiziksel zorbalık daha çok erkeklerde görülürken, ilişkisel ya da duygusal zorbalık kız çocukları arasında daha yaygın. Ancak haberlere yansıyan bazı zorbalıklarda kız çocuklarının  fiziksel zorbalıkları da (hemen hepsi hemcinslerine yönelik) dikkat çekici.

Zorbalıktan söz edebilmek için üç temel şart var. İlki kasıt. Yani eylemin bilinçli, bile isteye yapılması. İkincisi temel şart, sürekli olması. Üçüncüsüyse mutlaka bir konum ve güç farkı olması. Doğangün bunu şöyle açıklıyor:

“Akrandan akrana fark var. Örneğin her çocuğun kilosu, fiziksel yapısı, zihinsel ve bedensel gelişimi, sosyoekonomik düzeyi, kültürü, zekası farklı.

İşte bu güç farkını fark eden çocuklar ya da ergenler zaman zaman organize, zaman zaman da tekil olarak ötekine sürekli, istikrarlı, bilinçli ve kasıtlı olarak kötü davranabiliyorlar. Bu bazen açık bir şekilde yapılıyor. Yani doğrudan bir zorbalık olarak… Bazen de dolaylı zorbalık.

İşte direkt zorbalıkta fiziksel şiddeti kastediyoruz. Yanı sıra duygusal şiddet, cinsel zorbalık var. Son dönemlerde çok sık siber zorbalığı görüyoruz.”

Geçmişin mağduru günün zorbası

Doğangün çoğu zaman zorbalığı yapan kişinin geçmişte zorbalığa uğradığını ifade ediyor:

“Zorbalık aslında zorbalık yapma eylemi ya da çok büyük bir ihtimalle maruz kalınan bir durumun tedavi edilmemiş bir yansıması.

Yani geçmişte o güçsüz konumda bulunan kişi, zorbalığa maruz kalan kişi teorik olarak baktığımızda bir başkasına yapmaz diye bekliyoruz ama öyle olmuyor. Bir dönem sonra da bir başkasına yapmaya başlıyor.”

Zorbalıkta dört grup var: Maruz kalan, zorbalığı yapan, hem maruz kalan hem de zorbalığı yapan ve izleyiciler. Doğangün, “Son zamanlarda tekil bir olaydan çok bir grup eylemi olarak karşımıza çıkıyor” diyor.

Zorbalığı izleyenler de etkileniyor. Yani geçmişte buna aktif bir şekilde maruz kalmamış olsa bile izleyici grup içinde olmak ileriki dönemde etkisini hissettiriyor. Doğangün: “Zorbalığa ses çıkarmadı, ‘Hayır bir dakika durun, bunu yapamazsınız’ diyemediyse ya da bir yetişkinle paylaşamadıysa ruhsal olarak basınç oluşturuyor. Derken bir dönem sonra bir bakıyoruz zorbalık eylemini normalleştiren ve zorbalığı yapan kişi haline gelebiliyorlar.”

Okullarda rehberlik önemli

Yetişkin koruması, öğretmen güveni, rehber öğretmen gözetimi, ebeveynin üst fonksiyonu ya da devlet kurallarının adaletli bir şekilde uygulanışı gibi bir üst kalkan yoksa güçsüz çocuklar çok daha kolay mağdur olabiliyor.

Doğangün naif, fiziksel engelli, depresif, kaygı belirtileri yaşayan, akademik olarak başarısız çocukların diğer çocuklar tarafından fark edildiğini ve mağdur olabildiklerini söylüyor:

“Bunda birçok faktör etkili olsa da bence rehber öğretmenlerin hem çok iyi eğitim alması hem de sayılarının artırılması gerekiyor. Yaklaşık 18 milyon öğrenciye 40 bin kadar rehber öğretmen düşüyor. Bu sayı çok düşük, artırılmalı. Nitelik olarak da geliştirilmeli.

Dijitalleşmenin çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Bir kontrolsüzlük durumu söz konusu. Modern ülkeler eğitimde dijitalleşmeyi azaltmaya çalışıyor. Çocuk ve ergen nörobiyolojik sisteminin bu dijital yapıya hazır olmadığını düşünüyorum. Bu kadar yoğun dijitalleşmeye karşı üst koruyucu mekanizmalar yani ‘fren sistemi’ de gelişmiyor.”

‘Dijital makas’ arttıkça ailenin koruma kalkanı zayıflıyor

Her çocuğun zorbalık yapabilir ve zorbalığa uğrayabilir. Kuşkusuz zorbalıkta bireysel, okulla ilgili, çevresel özellikler etkili. Ama aileyi de ayrıca konuşmak gerekiyor. Ailelerin evde gördükleri çocuk ile okuldakinin davranışları farklı olabiliyor. Kaldı ki aileler tarafsız bir gözle de bakamıyor. Diğer yandan evde gerçekten de çok iyi, okulda çok başarılı çocuklar da zorba olabiliyor.

Doğangün ailelerin etkisini şöyle anlatıyor:

“Daha dürtüsel yapıda olan, zaman zaman agresif davranabilen, çocukların yanında açık ya da örtük bir şekilde kuralları esnetebilen ya da başarıya, paraya ve güce ulaşmak için adeta ‘her yol mübahtır’ mesajını farkında olmadan verebilen ebeveynlerden bahsedebiliriz.

Bazen aşırı hırslı ebeveyn tutumları, istemeden de olsa çocuklara böyle bir agresyonu yansıtabiliyor, aşılayabiliyor. Böyle bir durum çocuklarda dürtüsellik riskini artırıyor. Nörobiyolojik ve genetik olarak da daha dürtüsel yapıda olan anne babaların yine genetik olarak çocuklarına bunu geçirme ihtimalleri göz ardı edilemez.

Yine aile içi şiddet, ailede ciddi psikopatolojiler, yüksek öfke, ciddi depresyon, anne baba ayrılığı olması, bebeklik döneminde yeteri kadar bakım verilmemesi, ilgi gösterilmemesi halinde çocuklar bu negatif durumları dışarıya zorbalıkla yansıtabiliyor. Böyle olduğu zaman çocuğun dış dünyadaki hali de anne babalar tarafından çok iyi takip edilemeyebiliyor.

Bir de özellikle ‘dijital devşirme’ diyebileceğimiz ekranlar üzerinden etkilenme tablosu genellikle tatil dönemlerinde artıyor. Yani anne babaların ‘Nasıl olsa bir sorun yok artık. Çocuk geçiyor içeride kendi başına takılıyor, dinleniyor’ şeklinde düşündüğü dönemlerde çok daha fazla…

Sanırım anne babalarla çocuklar arasındaki makas da artmaya başladı. Buna ‘dijital makas’ diyelim. Bütün bunların sonucunda ebeveynlerin koruma kalkanı zayıflayabiliyor.”

Dizilerin etkisi var mı?

Son yıllarda artan şiddet yüklü, feodal ilişkileri, ‘erkeklik kültürü‘nü pompalayan dizilerin tabloda etkisi olabilir mi?

Doğangün çocukların ekran üzerinden özdeşleşim kurduğunu ve manipüle edildiklerini düşünüyor:

“Hatta yapay zekânın devreye girmesiyle beraber algoritmalar aracılığıyla hangi çocuğun duygusal, hangi çocuğun maddi açlığı var, hangi çocuk akademik anlamda başarısız veya hangi çocuğun kullanılabileceğini dahi çözebiliyorlar.

Oyunlar üzerinden bu çocukları buluyorlar. Dediğim gibi bir dijital devşirme var. Özellikle suça sürükleme anlamında… Çocukları kademeli olarak o sistemin içine sokuyorlar. Bir hiyerarşik yapıdan söz ediyorum. Başlangıçta minik minik görevlerle başlayan bir suç var.

Tabii her çocuk buraya gitmiyor. Ruhsal dayanıklılığı az ve ruhsal direnci düşük bireyler risk altında. Bu yapıları yeteri kadar gelişmemiş çocuklar, ergenler daha kolay gidebiliyor.

Temelde ergenlerin daha dürtüsel olduğunu, muhakeme yeteneklerinin tam gelişmediğini hatırlamakta fayda var. Ama demin anlattığım gibi ruhsal dayanıklılığı ve direnci düşük olan çocuklar ekranlardan çok daha fazla etkileniyorlar ve bu birbirini besleyen bir süreç oluşturuyor.

Ekranda gördüklerini; ‘Yani norm, normal, güç, hak arama davranışı bu’ şeklinde algılayabiliyorlar.”

Okul öncesinde bile var

Doğangün klinik pratiklerinde okul öncesinde bile akran zorbalığına rastladığını söylüyor: “Aslında ilk bakışta akran çatışması gibi duruyor ama orada size samimiyetle bir şey söyleyeyim mi? Ailelerin çocuklara farkında olmadan yansıttığı statü vurgusu çok etkili. Yani ‘Sen bizim arabamızın markasını biliyor musun?‘, ‘Benim annemin/babamın mesleği şu’ gibi söylemlerle karşılaşabiliyoruz. Burada bazen okullar üzerinde velinin kurduğu dolaylı baskının yansımaları da olabiliyor.

Küçük çocuk ‘Bu okul benim ailemin imkânlarıyla var olan bir yer, ailemin burada sözü geçer’ hissine kapıldığında, okulun kendi içindeki doğal hiyerarşisinin ötesine geçip kendini sanki o çatının üstünde bir birey gibi hissedebiliyor. Anaokulu çağında bile…

Sonra akranları ya da öğretmenleri arasında en popüler, en ayrıcalıklı olmak istiyor. Bu sağlanmadığı noktadaysa hayal kırıklığını ve agresyonunu daha zayıf gördüğü bir çocuğa maalesef çok daha filtresiz bir şekilde boşaltabiliyor.”

Mağdur çocuklarda suçluluk duygusu yoğun

Bazı ebeveynler çocuklarını anaokullarında ya da okullarında bırakamıyor, ayrılamıyorlar. Doğangün’e göre bu düzeyde olmamak kaydıyla anne-babanın çocukla ilgilenmesi, okuluna gitmesi, öğretmenlerle görüşmeler yapması çok önemli. Doğangün ailelere şu mesajı veriyor:

“Bence anne babanın çocuğa bırakabileceği en önemli miras, kendileri çocuğun yanında olmadığında da temsillerinin çocuğun içinde olması. Bundan kastettiğim şu; yeri geldiğinde annesinin gelip duruma müdahale etmesini beklemek yerine, çocuğun bizzat ‘Hayır, bana vuramazsın’ diyebilmesi.

Dört ya da beş farklı şekilde ‘Hayır’ deme yöntemi var, çocuklara bunları öğretmek gerekiyor. Yani çocuğun iç dünyasında şu güven oluşmalı: ‘Benim arkamda annem babam var, gerektiğinde beni korurlar. Onlar bana böyle anlarda hayır demem gerektiğini söylemişti. Ben bu duruma maruz kalmak zorunda değilim veya gidip bunu bir yetişkinle paylaşabilirim.’

Çünkü en temelde aslında bu mağdur olan çocukların arka planda suçluluk duyguları çok yüksek. ‘Ben galiba bir şey yaptım ve bunu hak ediyorum’ gibi düşünüp hissedebiliyorlar. Aynı zamanda utanç duyguları çok yoğun olabiliyor. ‘Bunu söylersem yeteri kadar beni destekleyen birisi olmayacak. Benim yaptığım ayıp olacak, arkadaşımı ispiyonlamış, ispiyoncu olmuş olacağım çünkü’ şeklinde düşünebiliyorlar. Bu anlamda anne babaların belki de çocuklara vereceği en temel mesaj şu olmalı: ‘Ben yanında olmasam bile fiziksel şiddete hayır diyeceksin. Sana kimse vuramaz. Sen de kimseye vuramazsın.’

Okullarda, medyada, çeşitli kurumlarda, aile içinde; yani her yerde fiziksel şiddete karşı sıfır tolerans… Sadece fiziksel değil, diğer şiddet türlerine karşı da sıfır tolerans olmalı.”