Amerikalı iktisatçı Seymour Melman, askeri endüstriyel kompleksin ekonomik mantığını sistematik biçimde çözümlemeye çalışan isimlerden belki de en önemlisiydi. Temel argümanı modern kapitalizmin giderek üretim ekonomisinden savunma merkezli bir savaş ekonomisine doğru kaymakta olduğuydu.
Melman, “Pentagon Kapitalizmi” adlı eserinde Pentagon’u bir güvenlik kurumu olmanın ötesinde, ekonomik kaynakları kendi etrafında yoğunlaştıran dev bir sistem olarak tanımlamıştı.
Daha sonra yazdığı “Sürekli Savaş Ekonomisi” (1985) adlı kitabında ise bu düşüncesini savaşın artık aniden patlak veren geçici bir sapma, bir kriz olarak değil, sistemin sürekliliğini sağlayan kalıcı bir üretim rejimi mekanizması olarak okunması gerektiği şeklinde genişletti. Peki öyleyse, savaş bir ekonomik düzenin asli unsuru haline geldiğinde, barışın sistem içerisinde bir anomali olarak kabul edilmesi gerekmez miydi?
Askerileşmenin ve güvenlikleştirmenin sivil hayat için ürettiği maliyet tabi ki en basit anlatımıyla kaynakların eğitimden, sağlıktan, alt yapıdan yani kısaca refahtan kesilip, tehditlerin bertaraf edilebilmesi adına silahlı gücün donatımına aktarılması anlamını taşıyor.
Bu da militarizmin esas sonuçlarının savaş meydanlarından çok inşa edilmeyen okullar, hastaneler, yenilenmeyen altyapılar, yollar ya da ertelenen toplumsal refah yoluyla sivil yaşam ekseninde ortaya çıktığını gösteriyor. Bu durum sadece ABD için geçerli değil.
Dünya üzerinde savunma harcamaları 2,8 trilyon dolara ulaşmış durumda ve durmaksızın güvenlik arayışının özünde daha az güvenlik ürettiğini hep birlikte izlemeye devam ediyoruz. Ancak küresel meydan da bir yandan kaynıyor. Eskisinden daha güvensiziz ve çok daha büyük bir tehdit altındayız. Silahlanmaya mecburuz; ve fakat bunun hepimize bir maliyeti olduğu da açık.