'Daha Adil Bir Dünya Mümkün' mü?
'

BAHADIR KAYNAK

bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yazdığı (söylenen) yukarıdaki başlıktaki bir kitap raflarda yerini aldı. Adalet, uluslararası ilişkilerde Erdoğan’ın zaman zaman kullandığı temalardan birisi olduğundan sadece kitabın başlığından hareketle birkaç yorum yapılabilir herhalde.

Başlıktaki önerme aslında birden çok parçadan oluşuyor; önce onun yapı sökümüne bir odaklanalım, sonra neden böyle bir işe girişildiğini anlamaya çalışırız. Bir kere böyle bir söz, dünyanın halihazırda adil bir yer olmadığı iddiasını içerir. Öyle olmasaydı, onu daha adaletli bir yer haline getirmek ihtiyacı duyulmayacaktı. Hatta bu algının yaygın olduğu düşünülmekte olmalı, çünkü bunun üzerinden bir iletişim kurgulanmış.

Erdoğan uluslararası ilişkilerdeki adalet kavramını sıklıkla Filistin meselesindeki hayal kırıklıkları sonrası kullanmaya başladı. İsrail’le Filistin arasında arabulucu konumlandırması Gazze operasyonları ile sona erdikten sonra, Filistin halkına yapılan haksızlıkları en yüksek sesle dile getiren politikacılardan biri oldu. Türkiye, hiç olmadığı kadar bu meseleye angaje oldu ancak elinde imkanları sınırlı olduğu için sonuçta somut bir sonuç elde edemedi. Dökme Kurşun operasyonu üzerinden on seneden daha fazla bir zaman geçti; Filistinliler hiç olmadıkları kadar hak kayıplarına uğradılar ve uğramaya devam ediyorlar. Davos’taki öfke patlaması da daha çok iç kamuoyunda yansıması olan, dışarıda pek de etki yaratamayan bir hadise oldu.

Arkasından gelen Arap Baharı, Türkiye’nin ahlaki unsurları dış politika iletişiminde kullandığı bir başka süreci getirdi. Ankara, kendi ifadesine göre, bölge halklarının kendilerini yönetmesinden yanaydı ve diplomatik tasarruflarını bu ilkeler doğrultusunda gerçekleştirmekteydi. Uluslararası siyaset okuması genellikle çıkarlar ve güç kavramı üzerinden yapılırken, Türkiye adaletin, özgürlüklerin peşindeydi. Erdoğan için ‘kimsesizlerin kimsesi‘ nitelendirmesinin de kullanılması, kısmen de olsa sadece Türkiye’de değil bütün Ortadoğu coğrafyasında sesini duyuramayan, baskı altındaki kitlelerle ilgiliydi. Biraz da o konumlandırmanın parçası olarak Mısır’daki darbeye bu kadar şiddetle ve ısrarla karşı çıkıldı. Yine Suriye iç savaşında muhalefete verilen desteğin meşrulaştırma biçimlerinden bir tanesi, halkın yanında duruyor olmaktı.

Amerikalıların da kendilerini demokrasi havarisi gibi konumladıkları, çoğu zaman müdahaleci politikalarını bunun üzerinden meşrulaştırdıkları düşünülürse, dış politikanın iletişiminde bu tür unsurlar kullanılmasını yadırgamamak gerekir. Sonuçta algı, gerçeklikten çok daha önemli; Erdoğan ve ekibinin de algı yönetimi konusunda ne kadar uzmanlaştıklarını biliyoruz.

O zaman önermenin ilk parçasına, ‘dünyanın adil bir yer olmadığı’na yeniden dönelim. Bunu kitlelere kabul ettirmek için ekstra bir çabaya ihtiyaç yok. Hemen herkes bir çırpıda dünyadaki adaletsizliklere dair birkaç tane örneği sıralayabilir. Ama elbette adaletsizliğe uğrayan taraf hep biziz, diğerlerinin acıları, dertleri ise pek gündemimize giremiyor. Empati, evrimsel açıdan akılcı bir strateji değil, dolayısıyla en bencil türlerin torunları olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Adaletin lafta kalanı, nalıncı keseri gibi hep bize yontanı makbul. Onun için adalet dediğimizde çoğumuzun talebinin kendi çıkarlarımızın korunması olduğunu şöyle bir kabul edelim. Dünya daha adil bir yer olsun derken, bir çoğumuz aslında bizim tarafa biraz daha iltimas geçilsin istiyoruz.

Gerçekten adaletsizlikten bahsedeceksek, bu çoğu zaman gözlerden kaçırılmaya çalışılan ama hayatlarımıza çokça dokunan yerlerde aranmalı. Dünyada gelir ve servet adaletsizliği büyüdükçe büyüyor. Zenginler servetlerine servet katarken, yoksulluk içindeki kitleler çaresizlik içerisinde kıvranıyor. Üstelik Covid-19 sebebiyle uygulanan politikalar bu makası daha da açıyor, orta sınıflar da güç kaybetmeye devam ediyor. Ekonomik eşitsizlik çok derin ve önemli bir konu, dolayısıyla bu yazıyı rayından çıkarmamak adına bu kadarıyla yetiniyorum.

Filistinlilerin, otoriter rejimlerin baskısı altında seslerini duyuramayan Ortadoğu halklarının acılarını önemsizleştirmek istemiyorum elbette. Ancak ekonomik adaletsizliklerle birlikte politik ve toplumsal sorunların sadece bizim bölgemize ait olduğunu düşünmüyoruz herhalde. Müslüman olmayan toplulukların da Afrika’dan Uzakdoğu’ya, Latin Amerika’dan Hindistan’a çile çektiği bir dünyada yaşıyoruz. Gerçekten adaletsizliklerle mücadele edilecekse, bir zahmet onlara da ucundan bir değinmek tutarlılık açısından fena olmayabilir.

Gelelim ikinci kısma, yani ‘bu adaletsizliklerin giderilebilir olduğuna‘ dair iddiaya. İnsanın yüreğini soğutma ihtiyacı, bu dünyada karşılaşılan haksızlıkların giderileceği sözü çoğu zaman yerinde ve zamanında karşılanamadığından dinlerin cevap vermek zorunda kaldığı meseleler oldu. Kötülerin cezalandırıldığı, masum, iyi insanların mükafatlandırıldığı kısım için öteki dünyayı beklemek gerekiyordu; sinema endüstrisi ortaya çıkınca yürek soğutma işini biraz da oraya havale ettik. ‘Taht Oyunları’nın intikam meleği Arya Stark böyle böyle gönüllerimizde müstesna yerini aldı. Ancak gerçek dünyada da bazen bizim adımıza savaşacak birilerinin olduğunu, ezilen insanların haklarını savunacak gerçek kahramanların bulunduğunu bilmek istiyoruz.

Aslında popülist politikacıların alamet-i farikalarından birisi, kendilerini gürültücü seçkinlerin karşısında hakkın yenilen, sessiz kitlelerin sözcüsü, temsilcisi gibi konumlandırmak. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada bir kez daha öne çıkan bu siyaset biçiminin giderek ağırlaşan eşitsizliklerden beslendiğini söylemek yanlış olmaz. Popülist politikacıların samimi olarak kitlelerin adına mücadele ettiği, onların dertlerine çözüm üretmek için çabaladığı anlamına gelmez bu elbette. Ancak bu hassasiyeti kullanarak toplumsal destek sağlamayı amaçlıyorlar. Günün sonunda ezilen kesimlerin taleplerinin ne kadar karşılandığı, popülist liderlerin kendi seçkinlerini yaratıp yaratmadığı ayrı bir soru olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün bunların ötesinde uluslararası siyasetin bütün aktörleri kendi çıkarları doğrultusunda, imkân ve kabiliyetleri ölçüsünde bir etki yaratmaya çalışırlar. Bunu yaparken adaleti sağlamak, haksızlıkları gidermek gibi gündem maddeleri pek dikkate alınmaz. Bu noktadan hareket ettiğini iddia edenlerse bir noktada kendi çıkarlarıyla, ideallerin kaçınılmaz çatışması sonucunda masumiyetlerini kaybederler. Yine de tekrara düşmek pahasına yinelersek, uluslararası siyasetin iletişiminin bu doğrultuda yapılmasında kategorik olarak bir sakınca yok. Herkesin algıları şekillendirmeye çalıştığı dünyada, adalet fikrinden istifade etmek elbette mümkün. ‘Dünya beşten büyüktür‘ demek, BM Güvenlik Konseyi’nin yapısını değiştirmeye yetmez ama uluslararası kamuoyuna bir mesaj gönderilmiş olur.

Öte yandan bu tür bir iletişimin inandırıcılığı, bunun öznesinin kamuoyundaki algısından bağımsız olamaz. Eğer adaletin, özgürlüklerin savunucusu olarak dünyanın karşısına dikiliyorsanız, bu konuda kendi evinizin derli toplu olduğundan, bu konudaki sicilinizden emin olmanız gerekir. Güvenlik parantezine sıkışıp olağanüstü hal rejimlerini kalıcılaştıran bir rejimin, bir siyaset yapma biçiminin, küresel sisteme eleştirisi pek ciddiye alınmayacaktır. Demokrasi çıtası sürekli düşerken, toplumsal kutuplaşma körüklenip belli kesimler siyasetten dışlanırken, dışarıya dönüp adalet çağrısında bulunmak inandırıcı olmaz; vermek istediğiniz mesaj hedef kitlenize ulaşmaz. Saç çıkarma ilacı reklamında Yul Brynner oynatılmaz!

Demokrasi ve özgürlükler elbette sadece iletişim için kullanılan şekilsel değeri olan kavramlar değiller. Ama zaman zaman dış politikanızı yürütürken, dünya kamuoyuna mesajlar verirken de karşınıza çıkıverirler. Daha adil bir dünya mümkün mü bilemiyorum ancak öyleyse bile, ‘Bunu siz mi yapacaksınız‘ sorusuna nasıl cevap verebileceğimizi düşünmekte fayda var.