Bugün yükseköğretimin başarısını basit olarak kaç öğrencinin hangi programa yerleştiğiyle, kontenjanların ne ölçüde dolduğuyla veya mezuniyet oranlarıyla değerlendiremeyiz. Asıl ölçmemiz gereken, mezunlarımızın değişen dünyada ne kadar güçlü biçimde ayakta kalabildiğidir.
Bir üniversitenin öğrenciye verebileceği en değerli kazanımlardan biri artık belirsizlik içinde yön bulma kapasitesidir. Bu da eğitim modelinin değişmesini gerektiriyor. Öğrencinin gerçek problemler üzerinde çalıştığı, sektörle erken yaşta temas ettiği, farklı disiplinlerden öğrencilerle birlikte ürettiği, araştırmaya katıldığı, girişimciliği deneyimlediği, uluslararası ağların parçası olduğu bir üniversite deneyimine ihtiyacımız var.
Aynı şekilde gençlerin hata yapabilecekleri alanlara da ihtiyaçları var. Çünkü geleceğin dünyasında en kıymetli yetkinliklerden biri, ilk denemede her şeyi doğru yapmak değil; öğrenmek, yeniden denemek ve gerektiğinde yön değiştirebilmek olacak.
Belki de yükseköğretimde yapmamız gereken en önemli zihinsel değişiklik burada yatıyor: Öğrencileri belirli bir “işe” hazırlamak yerine, uzun bir çalışma hayatı boyunca defalarca değişebilecek işlere ve rollere hazırlanabilecek insanlar yetiştirmek.
sınav bitti. Yerleştirmeler tamamlandı.
Ama gençlerimiz için de üniversitelerimiz için de asıl sınav şimdi başlıyor.