Türkiye’de edebiyat, sinema, dizi ve tiyatro alanlarında Kürtlere ve Kürdistan’a yöneltilen bakış, içsel oryantalizmin en rafine tezahürlerinden biri oldu. Uzun yıllar boyunca Kürdistan, anlatıların fon dekoru olarak kullanıldı. Sisli dağlar, toprak yollar, taş evler, sert bakışlı erkekler, suskun kadınlar, bitmeyen kan davaları… Kürtler birey olmaktan çok bir “atmosfer”e indirgendi.
Kürdistan’da geçen filmler, çoğu zaman merkezin seyircisi için çekildi. Kamera, bölgeye bir tanık gibi değil, bir müfettiş gibi baktı. Dağlar yalnızca yoksulluğun, köyler yalnızca cehaletin, insanlar ise yalnızca geleneksel baskının sembolü haline getirildi. Kürt karakterler ya “sert ama iyi niyetli” baba figürleri ya da töre cinayetlerinin, kan davalarının, suskun kadınların çevrelediği bir karanlığın içinde konumlandırıldı.
Bu temsillerin en sorunlu yanı, açık düşmanlık içermemeleriydi. Aksine çoğu “gerçekçilik” iddiasıyla konuşuyordu. Kürtlerin yoksulluğu, kırsallığı, aşiret yapıları tarihsel ve siyasal bağlamından koparılarak donmuş bir kader gibi sunuluyordu.
Türkiye sineması ve edebiyatı, Kürt meselesiyle yüzleşmek istiyorsa önce bu aynayı kırmak zorundadır. Doğu’yu bir metafor olmaktan çıkarmadan, Kürtleri folklorik figürler ya da trajik karakterler olarak görmeye devam ederek gerçek bir yüzleşme mümkün değildir.
Kürt meselesinde sadece politik ve hukuki değil; estetik ve etik düzlemde de gerçek bir yüzleşmeye ihtiyaç var.