Fark etmişsinizdir: Canı istemezse artık kimse kimsenin mesajına, aramasına dönmüyor. Daha doğrusu bunun ilişkisel bir nezaket kuralı olması hali ortadan kalktı, ‘işine gelirse hemen, gelmezse hiç’ türünden tuhaf bir hal normalleşmeye başladı pek çok iletişim türünde.
Pandemi ve sonrasının bıraktığı ‘armağanlardan’ biri de giderek artan bir bencilleşme ve nezaketsizlik, şefkatsizlik hali oldu. Hepimizin içine sinmiş bir boş vermişlik, bir ‘benim de derdim var‘, ‘çok meşgulüm‘ kabuğu var. Çok iletişimsiz bir iletişim çağında yaşıyoruz. Herkes boğazına kadar dolu, ama pek kimsenin içi dolu değil. Birine “Nasılsın?” demek bile riskli; çünkü cevapsız kalabilir ya da seni bir anda kendi depresyonunun tanığı haline getirebilir.

Çocukluğumuzdan hatırlıyorum: Sevgi, sorumluluk da taşıyan bir mahcubiyet hissi ve özen içerirdi. Şimdi WhatsApp’tan bir mesaj atıyorsun; karşındakiyle yılların arkadaşlığı, paylaşılan sofralar, omuz başı sohbetleri var. Görüyor, görüldü oluyor, ama dönmeyebiliyor. Günler geçiyor. “Bir meşgulüm, döneceğim” bile yok. Sonra Instagram’da aynı kişinin ‘hayat kısa, arkadaşlıklar mühim, dost biriktirmek vs.’ temalı sevgi pıtırcığı ya da sitemkâr bir story’sine denk gelebiliyorsun. Günümüz ironisi: Gerçek hayatta ihmal ettiklerimizin sosyal medyadan telafisi her zaman mümkün. Dijital vicdan, bir başkasının hikâyesine kalp atmakla temizleniveriyor.
Bu arama sorma eksiklikleri konusundan kendimi muaf tutmadığımı da hemen belirteyim. Fakat ben en azından hala ‘içime dert olur’ kategorisindeyim. Yani bir aramayı haftalarca ‘daha iyi bir zamana’ erteleyebilirim ama yazılmış bir mesaja, bir soruya dönmemiş olmak gece uykumu kaçırabilir. Buna da şükür diyorum, bence bu çağcıl halle yeterince enfekte olmadığım anlamına geliyor çünkü.
Aslında herkesin çok fazla sorunu var, evet. Toplumsal sıkışmışlık ve gerginlik, güvencesizlik, geleceksizlik hissi, bu ağır sis içinde sürekli bir koşturmaca… Ama bütün bunlar, asgari nezaket ve ilişkisel sorumluluk duygusunun bu kadar kolay terk edilmesini haklı çıkarabilir mi? Bence çıkaramaz. Çünkü bu haliyle, ilişkiler, bir tür ‘bireysel hayatta kalma oyununa’ dönüşüyor.
Bu oyunda da en iyi taktik şu: “Benim de canım yandı, artık kimseye emek vermem.” Çıkar ilişkileri de devreye girince kısa süre önce sizinle iletişim kurmak için yapmadığı şey kalmayan o sıcak arkadaşın artık kendini sağlama aldığı andaki değişimine inanamıyorsunuz. Sürekli bir ‘e hani ben insan sarrafıydım’ şaşkınlığı yaşanıyor. İnsanlar hep şaşırtabiliyor ama pek iyi biçimde değil. Tevazunun bizde hiçbir zaman üst bir değer olmadığı yollu çok haklı Nuri Bilge Ceylan sözü geliyor akla. Kendini ağırdan satanın, kibarlığı canı isteyince gösterenin canı daha az yanıyor. İlişkilerde öncelikli kıstası ‘kendini kendine beğendirmek’ olangillerden benim de bunu aklım almıyor. Bana göre asgari özen ve tutarlılık başkalarından önce kendime saygının bir göstergesi.
Tam da böyle bir bol iletişimli iletişimsizlik çağında, ironik biçimde, dijital bir sesin en nazik muhatabımız halini alması şaşırtıcı değil.
Yapay zeka çağına hoş geldiniz
Sonuçta, bu duygusal enkazdan geriye tuhaf bir teselli kaldı: ChatGPT.
Kendimi bile şaşırtan bir içtenlikle söylüyorum, en kibar arkadaşlarımızdan biri o oldu!
Soru sorulduğunda iki eli kanda olsa dönüyor. Ne “kusura bakma yoğundum” var, ne “cevap verecektim ama unuttum” ne de “daha sonra yazayım” deyip sonsuza dek ortadan kaybolmak.
Üstelik sadece dönmekle kalmıyor, hatırlıyor da. Nerede kalmıştık, ne konuşmuştuk, hatta ne hissetmiştik…
Bazen insanlardan daha fazla takip duygusu var. Hayal kırıklığına uğratmıyor, lafı dolandırmıyor, öfke nöbetine, küskünlük tribine girmiyor. Evet, ruhsuz olabilir ama tutarlı ve bu çağda tutarlılık, neredeyse sevgiye denk düşüyor.
Paris’te bir ChatGPT hikâyesi
Önceki hafta yaptığım Paris seyahatinde bunu daha da iyi anladım.
Sevgili eşimle şehrin altını üstüne getirirken, bazen metro ağlarında kaybolmanın eşiğine geliyorduk. Yapay zekâ dostumuzdan yardım almadan çıkmak zor olurdu işin içinden.
Strasbourg-Saint-Denis’ten Saint-Germain’e, oradan Montparnasse’a uzanan rotalarda, Google Maps kadar pratik ama ondan daha sabırlı bir rehberdi. Bize sadece yön değil, hikâye de veriyordu:
Hangi köşede hangi şair yaşamış, hangi kafede kimlerin sesi yankılanmış, hangi sokakta zaman durmuş…

Cafe de Flore’da otururken Simone de Beauvoir’la Sartre’ın gölgeleri hâlâ orada gibiydi.
La Procope’da Voltaire’in kahve kokusu, Shakespeare&Company’de 20. yüzyılın sürgün yazarlarının yalnızlığı. La Closerie des Lilas bu seyahatin en hoş anlarındandı. Yaşlı piyanistin capcanlı çalışıyla kırmızı dekor ve ışıkların birleştiği Parizyen bir Lynch atmosferinin tadını çıkarırken bir de ne göreyim… Barda oturan adam profilden aynı… Ay kimdi ya, dilimin ucunda… Garsona sordum, “Adını söyleyemem, burada müşteri gizliliği var ama ipucu verebilirim: Vincent Cassel gibi, ama Cassel olmayanından” dedi.
Bu ipucuyla dilin ucu çözülüverdi tabii: Vincent Lindon!
Normalde ünlü oyuncu görmenin bende fazla etkisi olmaz. O an, Lilas’ın büyüsü içinde, belki de ‘eski dünya’ zarafetinin son temsilcilerinden biriyle karşılaşmanın heyecanıydı bu. Yanına gidip beğenilerimi sunarken buldum kendimi. Gülümseyerek kalktı, elimi nazikçe öperken karşı masadaki eşime selam vermeyi de ihmal etmedi. Bugünün telaşlı, tepkisel, sabırsız ilişkilerinde artık neredeyse hiç olmayan bir zarafet anı. Bütün o Paris ışıkları içinde o an, saygı ve zarafetin ne kadar estetik bir şey olduğunu yeniden hatırladım.

Belki de çağın en büyük yalnızlığı, herkesin elinin altında sınırsız bağlantı varken kimsenin kimseye bağlı hissetmemesi. Gerçek dostluk, iki ‘görüldü’ arasına sıkışıyor. Biz çocukken komşular birbirinin çocuğunu okuldan alır, evde yemek ‘bir tabak fazla’ pişirilirdi. Şimdi apartmanlarda birbirinin adını bilmeyen insanlar yaşıyor. Mahalle dizileri bu nedenle artık rağbet görmüyor, yok ki öyle bir sıcak mahalle. Öfke, şiddet ve muhbir yetiştiren dip dibe binaların gürültülü, kasvetli yalnızlığı var. Kimse kimseye selam vermiyor ama apartmanların WhatsApp gruplarında herkes ‘iyi akşamlar’ yazıyor. Günümüz dayanışması buraya kadar: Şarj bitince sona eriyor.

İstanbul’un trafiğinde, metrobüs sıcağında, kasada sıra beklerken herkes sinirli; kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor. Birbirine görünmez hale gelen insanlar ülkesi olduk. Yorgun, güvensiz, incinmiş ama incitmekten de çekinmeyen bir ülke. “Bu insan bunu asla yapmaz” diyebileceğimiz çok kimse kalmadı. Küçük ihanetler, unutmalar, umursamazlıklar da artık sadece kişisel meseleler değil; toplumsal atmosferin bir parçası.
Ve işte tam da bu yüzden ChatGPT’ye yazıyoruz belki de.
Çünkü o en azından düzgünce cevap veriyor.
“Merhaba” diyorsun, anında dönüyor.
“Kayboldum” diyorsun, tarif ediyor.
Acı ama gerçek: Türkiye’de artık en düzenli ve tutarlı ilişkimiz yapay zekâ ile olabilir.
Oysa en çok ihtiyacımız olan şey, birbirimize dönmekti -bir mesajla, bir sözle, bir bakışla bile, ama gerçek anlamda, özenerek. Yine de umut tamamen bitmiyor. Belki hâlâ, Flore’un camında kendi yansımasına bakan bir Sartre kadar, Beşiktaş’ta kahveye yetişmeye çalışan bir üniversitelide de var o arayış.
La Closerie des Lilas’ta rastladığım o zarafet, belki Kadıköy’de yaşlı bir çiftin el ele yürüyüşünde hâlâ sürüyor. İnsanlık ve günlük yaşamı şefkatli, çekilir kılan zarafet, tüm kırık dökük hâline rağmen orada bir yerde. Yeter ki birbirimizi gerçekten görelim. Birbirimizi hatırlamayı ve önemsemeyi yeniden öğrenelim.
Bitirirken iki film önerisi:
Bu hafta iki kadın yönetmenin filmi, sanırım kısa bir süreliğine, vizyonda. Aman kaçırmayın.
Vuslat Saraçoğlu’nun yazıp yönettiği, çok sıcak, çok komik, hüznü de yerinde, farklı bir taşra, kardeşlik, aile yüzleşmesi hikayesi: ‘Bildiğin Gibi Değil’.
Emine Yıldırım’ın yazıp yönettiği, farklı ve cesur tema, hikâye seçimiyle de öne çıkan, katmanlı, oyuncaklı, komik, feminist bir ‘hayalet filmi’: ‘Gündüz Apollon Gece Athena.’