Çağatay Anadol: Devlet, vatandaşından neden bu kadar korkar?

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Devlet vatandaşından neden bu kadar korkar?

Bu soruyu sorarken “devlet” dediğimiz şeyi kendi başına gören, işiten, düşünen bir varlık gibi düşünmemek gerekir. Devlet, soyut bir kudret değil; belirli bir devlet anlayışına sahip iktidarlar, bürokratik kadrolar, yargı mensupları, güvenlik aygıtları ve kamu görevlileri eliyle işleyen bir ilişkiler bütünüdür.

Eğer bu kadrolar tek bir düşünce kalıbına bağlı olanlar arasından seçiliyorsa, vatandaşa da o kalıbın içinden bakarlar. Alnı secdeye değmeyeni eksik, “Tanrı Dağı kadar Türk” kalıbını benimsemeyeni “milli şuurdan yoksun” gören anlayış devlete hâkim olduğunda, sorun yalnızca kadroların kimlerden oluştuğu olmaktan çıkar; vatandaşlık fikrinin kendisi daralır.

Buna karşılık farklılıkları tehdit değil zenginlik sayan; seksen beş milyonluk bir toplumun birbirinden çok farklı hayatlar, inançlar, kimlikler, itirazlar ve beklentilerden oluştuğunu kavrayabilen insanlar devlette yer bulduğunda, vatandaşla kurulan ilişki de değişir. Bu yüzden devletin vatandaşa nasıl göründüğü, kadrolarının nasıl bir anlayışla oluşturulduğunun da yansımasıdır.

Tam da bu nedenle asıl mesele kadroların kimlerden oluştuğu değil, onları belirleyen devlet fikridir. Burada asıl ayrım güçlü devlet ile zayıf devlet arasında değil; devleti vatandaşlara hizmet etmekle yükümlü, denetlenebilir ve eleştirilebilir bir kurum olarak gören anlayış ile onu kutsallaştıran ve vatandaşı devletin hizmetine koşulmuş bir varlık gibi gören anlayış arasındadır.

Devlet toplumdan uzaklaştıkça vatandaşı anlamak yerine sınıflandırmaya, dinlemek yerine denetlemeye, hizmet etmek yerine hizaya sokmaya yönelir. Denetledikçe güven kaybeder; güven kaybettikçe daha fazla baskıya ihtiyaç duyar.

Çağatay Anadol’un yazısı