
NEVŞİN MENGÜ
@nevsinmengu
Sosyal medyada yayılan bilgi/haberler üzerine kafa yorarken, genellikle “Paylaşımlar yankı odalarına sıkışıp kalıyor, mahalleler arasına geçmiyor” diye düşünüyorduk. Herkes kendi gibi düşünenleri takip ediyor, kendi fikrine paralel olan ‘post’ları beğeniyor, dolayısıyla diyalog sosyal medyada aslında gerçekleşmiyor, şeklinde genel diyebileceğimiz bir kabul var. Demek ki her zaman öyle olmuyormuş. Büşra Nur Çalar’ın, ki kocasının Sağlık Bakanlığı’nda müsteşar, kendisinin de ‘YouTuber’ olduğunu öğrendik, bebek mevlidi videosu Twitter ve Facebook mecralarında adeta patladı; ya da sosyal medya söyleyişiyle epey bir ‘yürüdü.’
Önce AKP’ye muhalif çevreler tarafından bolca eleştirildi. Sonunda hükümete yakın medya kayıtsız kalamadı. Çalar olayı büyüdü. Büşra Nur Çalar en son Ülke TV’de de bir canlı yayına katıldı. Çalar, bebeğin parmağındaki yüzüğün maddi değerinin olmadığını, Bentley marka aracın ahbaplarının olduğunu, mekanın sahibinin kendilerine jest yaptığını söyledi. Büşra Çalar, tüm bu sosyal medya linci süreci için “Sakin ol, geçecek” diyerek kendini teskin ettiğini de söyledi. Evet Büşra hanım, geçiyor gerçekten de, merak etmeyin.
Bu süreçte, Büşra Nur Çalar’ın başörtülü olması dolayısıyla bu kadar çok eleştirildiği söylendi, yazıldı çizildi. Çalar, Şeyma Subaşı ile karşılaştırıldı. Ki Şeyma Subaşı, her ay düzenli olarak çeşitli bahanelerle sosyal medyada linç ediliyor ama başörtülü olmadığı için onu savunan yok.
Kimileri, bu eleştirilerin, Çalar’ın başörtüsü takmasından değil, kocasının memur olması ve paranın kaynağının şüpheli bulunmasından kaynaklandığını belirterek yanıt veriyor.
Gerçekçi olalım, mesele elbette Çalar’ın başörtülü olması. İktidar başörtüsüne ağır bir siyasi anlam ve sembolik içerik yükledi. Başörtüsü AKP’nin dahası iktidarın da sembolü haline geldi. Sekülerler ‘dejenerelik, ahlaksızlık, özentilikle’ suçlanırken, seküler yaşam tarzının tam karşısına başörtüsünü yerleştirdi ve aslında farkında olmadan başörtülü kadınlara kötülük yaptı.
Şimdi dejenerelikle suçlanan sekülerler, tam da bu nedenle, başörtülü kadınların hayat tarzı ve yaşam şekillerini eleştirme hakkını kendinde görüyor. Sonuçta bir yanda “Kadın mı kız ne olduğu belirsiz” denenler, öbür tarafta ise iktidarın koruyucu kanatları altında bulunan muhafazakar kadınlar var.
Ankara’da daha birkaç yıl öncesine kadar yılbaşına rakı içerek giren nice iş adamının, eşlerinin zaman içerisinde başörtüsüyle boy göstermeye başladığı herkesin bildiği bir sır. Elbette, inanç son derece kişisel bir şeydir ve herkes inancını zaman içerisinde değiştirebilir. Örtünmek de açılmak kadar bireysel bir karar olabilmediler.
Başörtülü bir kadına yapılan en ufak bir saldırı ya da hatta ters bakma, iktidar tarafından hemen İslam düşmanlığı, Müslüman kadın düşmanlığı olarak, aslı astarı sorulmadan yaftalanıyor. Hep bir ağızdan bir koro, “Mağduruz” sloganını atmaya başlıyor. Öte yandan, başörtüsü olmayan kadınlar, taciz ediliyor, dövülüyor, öldürülüyor; “Kadına şiddettir” denip geçiliyor. İktidar mekanizmasından kimse başörtüsüz kadınların, istedikleri kıyafetlerle yaşama ve varolma özgürlüğünden bahsetmiyor. Başörtüsü olmayan genç kadına “Tahrik oluyorum, yanıma oturma” diyen ‘yobaz dedeler’e hoşgörü gösteriliyor, mini etekli kadınları tekmeleyenler serbest bırakılıyor.
Ve işte tam da bu ayrımcılık nedeniyle, toplum başörtülü kadınların omuzlarına ağır bir yük yüklüyor. Başörtülü kadınlar iktidarın sembolü, taşıyıcısı olarak görülüyor ve eleştiri oklarını üzerlerine çekiyor. Kadınlara bu anlamda en büyük kötülüğü yapan ise habire alakalı alakasız, her olayda; İslamofobi, başörtülüye saldırı kartını çekip duran iktidar.
Gelecek dönemde, gerçek bir diyalog için başörtüsüzlerin başörtülülerle empati yapması; başörtülülerin de başörtüsüzleri anlamaya ve tüm kadınların birbirlerine saygı duymayı öğrenmesi şart. İktidarın bir yerinde kendine küçük bir dükalık yaratıp gücün nimetlerinden faydalanmanın keyfini çıkarmak, her sistemin hala ötekisi olan kadınlar için aslında iyi olmuyor.