“Büyümeyen çocuklar kuşağı” ifadesi bir suçlama değil, bir teşhis olarak okunmalı.
Çünkü bugün sorun, bireylerin olgunlaşmamasından çok, olgunlaşmanın kendisinin zorlaşması.
“Büyümek” artık doğal bir geçiş olmaktan çıktı; bilinçli olarak kurulması gereken, kırılgan bir pratiğe dönüştü.
Bir iletişim emekçisi olarak gözlemim şu:
İnsanlar giderek daha fazla konuşuyor, ama daha az “yetişkin” zihinsel durumda (state of mind) iletişim kuruyor.
Cümleler artıyor; fakat anlam taşıma kapasitesi aynı hızda genişlemiyor.
“Çocuksu kalma” hâlinin kültürel olarak normalleşmesi —özellikle yeni kuşağın ürettiği reklamlarda açıkça görülen bir eğilim— iletişim biçimlerine de yansıyor.
İnsanlar daha sık “çocuk benlik” ya da “ebeveyn benlik” pozisyonlarına kayıyor; suçlama, kırılganlık, savunma ve üstünlük kurma refleksleri gündelik ilişkilerde doğrudanlığın yerini alıyor.
Böylece diyalog geri çekiliyor, oyunlar çoğalıyor.
Kim haklı, kim mağdur, kim daha görünür soruları; neyin söylendiğinin önüne geçiyor.
Bu tabloyu derinleştiren önemli bir katman da sosyal medya popülizmi.
İletişim, anlaşmak için kurulan bir zemin olmaktan çıkıp görünürlük üretmenin aracına dönüşüyor.