
BAHADIR KAYNAK
bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr
ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın basın toplantısında bir gazeteci NATO’nun Ukrayna üzerinde neden uçuşa yasak bölge ilan etmediğini sordu. Blinken, imkanlar dahilinde yapılabilecek en kapsamlı yaptırımların uygulandığını ancak uçuşa yasak bölgenin Rusya ile çatışma anlamına geleceğinden uygulanamayacağını söyledi. ABD dışişleri bakanının verdiği cevap diplomatik açıdan söylenebilecek en doğru şeydi belki de. Öte yandan benim aklımdan geçen, Napolyon bu soruya nasıl cevap verirdi oldu: “Düşmanınız hata yaparken asla müdahale etmeyiniz.”
Bizimkiler dahil birçok komutana ilham kaynağı olan bu büyük mareşal, bu sözleri muhtemelen karşısında beceriksizce manevra yapmaya çalışan Avusturya, Prusya, Rusya veya İngiliz ordularına bakarken söylüyordu. Hasımları Napolyon’un savaş sanatına getirdiği devrimi anlayana kadar defalarca savaş meydanlarını hezimete uğrayarak terk etmek zorunda kalmıştı. Ne tesadüftür ki Napolyon’un düşüşü de 1812 yılındaki felaketli Rusya seferiyle başladı.
Bu defa ters yönden başka bir ihtiraslı siyasetçi yine gücünü yakın bir coğrafyada test ediyor. Gerçi Putin Ukrayna savaşına Napolyon gibi dünyanın diğer büyük ordularını defalarca ezerek gelmedi. Rus lider, başarı hanesine ancak Grozni’den Suriye’ye sivil hedefler üzerinde uyguladığı orantısız şiddeti yazabilir; tabii eğer buna bir başarı denebilirse. Aynı taktiği şimdi kardeş ülke olarak kabul ettiği, hatta Rusya’dan kopan yapay bir devlet saydığı Ukrayna’nın halkı üzerinde deniyor. Güya neo-naziler tarafından yönetilen, Batı’nın yalanlarıyla anavatandan koparılmış bu halk ise hiç de Putin’in zannettiği gibi Rus ordularını kollarını açarak karşılamıyor. Putin’in tankları ilerledikçe, Ukrayna şehirleri üzerine ateş kusuldukça direniş de devam ediyor. İşgal edilen şehirlerde dahi halk, ellerinde Ukrayna bayrağıyla güçlü komşuları tarafından boyunduruk altına alınmaya çalışılan ülkelerinin bağımsızlığına sahip çıkıyor.
Ukrayna dayağı hak ettiyse bizim durumumuzu sizlerin takdirine bırakıyorum
Bununla eş zamanlı olarak Çin Dışişleri Bakanlığı’nın tweet’inde yürüttüğü mantığı takip eden bir kesim ABD’nin bugüne kadarki askeri müdahalelerini sayarak neredeyse Rus işgalini mazur göstermeye çalışıyor. Bu mantığa göre Amerikan aleyhtarlarının yürekleri soğuyana kadar Putin komşularını hırpalayabilir. Hatta Ukrayna işgali, ABD’nin bugüne kadarki müdahaleleriyle mazur görülebiliyorsa Finlandiya’nın ve Polonya’nın saldırıya uğramasına da tepki vermemek gerekiyor. Üstelik bu iki ülke Putin’in 19’uncu yüzyıl Rus imparatorluğu sınırlarına atıf yaptığı düşünülürse pekala yutulabilir lokmalar sınıfına giriyorlar.
Türkiye’nin de bu mantık yürütmede durumu pek parlak görünmüyor. NATO üyeliğine soyunması Ukrayna’nın saldırıya uğraması için gerekçe gösterildiğine göre durum daha da vahim. Avrupalı ittifak üyelerinin Ukrayna’nın görünür bir gelecekte NATO’ya girmesine onay vermeyeceği düşünüldüğünde asıl sorunun bölgedeki askeri altyapı olduğu söylenebilir. Oysa Türkiye’nin Sovyet tehdidi karşısındaki tutumu bunu fersah fersah aşıyor. NATO’ya üye, ülkesinde nükleer silahlar dahil en sofistike sistemlerin bulunmasını kabul etmiş bir ülkeyiz biz. Ukrayna dayağı hak ettiyse bizim durumumuzu sizlerin takdirine bırakıyorum.
Washington’da şampanyalar patlıyordur
Bir de dünyayı Atlantik bloğuna karşı Avrasya ittifakı üzerinden okuyan jeopolitik ezber meselesi var. Buna göre olan biteni emperyalist Batı’ya karşı Rusya’nın başına çektiği direniş cephesinin adımı olarak okumalıymışız. İyi de bugün yaşananların ABD’yi zora soktuğunu düşünüyorsanız en baştaki Napolyon sözüne tekrar bakmanızı öneririm. Ukrayna’yı uluslararası hukuku elinin tersiyle bir kenara iterek doğru dürüst bir gerekçe de göstermeden istilaya başlayan Putin, aslında Amerikalıların birçok siyasi hedefine ulaşmasına yardım etti, ediyor. Yıllardır Avrupalı müttefiklerinin savunmaya yeterince kaynak ayırmadığından, ittifakın hedefleri doğrultusunda hareket etmediğinden şikayet eden Washington’un yapamadığını Putin bir hamlede yapıverdi.
Tehdit karşısında Batı bloğu bir anda kemikleşmekle kalmadı, silahlanma için bir türlü ellerini cebine atmayan, tarihten gelen anti-militarist duruşa sahip Almanlar bile kılıcı kınından sıyırdı. Şansölye Scholz ülkenin GSYH’sinin yüzde 2’si kadar bir bütçeyi, 100 milyar avroyu daha savunmaya harcayacağını söyledi. Soğuk Savaş yıllarından beri NATO konusunda ikircikli bir tutumu olan, daha geçen sene Amerikalılardan yedikleri AUKUS kazığını unutamayan Fransızlar bile sıraya girdi. Barış güvercini İskandinav ülkeleri Finlandiya ve İsveç’te NATO üyeliğine destek hiç olmadığı kadar yüksek seviyelere çıktı. Soğuk Savaş’ı Demir Perde’nin öte tarafında geçiren Doğu Avrupalılarda Rus karşıtlığı iyice zirveye çıkarak bütün kıtayı kendi çizgilerine çekti.
Bugüne kadar Rusya konusunda daha dengeli bir tutuma sahip Ukrayna halkı ise işgalin başlamasıyla ciddi bir ulusal uyanış yaşıyor. Her ne kadar Putin öyle bir halk olmadığından dem vursa da savaş sürdükçe ortak değerlerini bu direnişten besleyen bir kitle yaratıyorlar. Polonyalılar, Romenler, Çekler Soğuk Savaş’tan çıkar çıkmaz kendilerini nasıl Batı’nın kollarına attıysa, Ukraynalılar da günden güne kaderlerinin Avrupa’da olduğuna daha çok inanıyor.
Avrupa demişken, uluslararası siyasetin asi çocuğu Putin’in kıtanın enerji politikaları üzerindeki etkisine de bir değinmek gerekir.
Soğuk Savaş sona erdiğinden beri aralarında Türkiye’nin de olduğu Avrupa ülkeleri Moskova’yla kapsamlı doğalgaz kontratları yapmış, devasa boru hattı projeleriyle Rusya tüketici ülkelere bağlanmıştı. Bunlar gerçekleşirken Amerikalılar enerji alanında Ruslara bu kadar bağımlı olmanın sakıncalı olduğunu söyleyip durmuş, bunun karşılığında da bu ilişkinin ticari bir mantığı olduğu, hem alıcının hem de satıcının kazandığı yanıtını almıştı. Ruslar, yeraltı zenginliklerini hedef pazarlarına ulaştırıp zenginleşecek, aralarında bizim de olduğumuz Avrupalılarsa kesintisiz ve ucuz enerji akışının tadını çıkaracaktı.
Şimdi bizim sorumlu üretici sandığımız Rusya çılgınca komşularına saldırırken müşterilerine bir kez daha enerji tedariği kâbusu gördürüyor. Belki doğrudan bir kesinti olmayacak ama nereye kadar tüm refahınız böyle pamuk ipliğine bağlı olarak devam edebilirsiniz?
Elbette herkes Rus doğalgazına bağımlılığını uzun vadede azaltacak seçenekleri raflardan indirecek ve Avrupalılar kendileri için daha maliyetli olsa da alternatiflere daha fazla ağırlık verecek. Bu seçeneklerin içinde Amerikan LNG’sinin olduğunu ve önümüzdeki yıllarda kaçınılmaz olarak pazar paylarının artacağı da söylenebilir.
Yani hem politik sonuçları itibariyle hem de ekonomik sebeplerle bu işgalin Washington’da şampanyaların patlatılmasına sebep olduğunu tahmin edebiliriz.
Kapanışı da Napolyon’la yapalım
Bir de Çin ile Rusya arasındaki ABD karşıtı muhayyel ittifak meselesi var.
İddialara göre Rusların bu tür hamleleri Çin’e alan açıyor ve Amerikan hegemonyasına karşı mücadelelerine destek oluyor. Oysa Çin, BM Genel Kurulu’nda Rus işgaline karşı yapılan oylamada karşı oy kullanan beş ülkeden birisi değildi. Çekimser oy kullandılar ama içlerinden geçen oyu verebilselerdi bana göre Putin’e “Allah belanı versin” oyu vermek isterlerdi. Bu hamleyle Batı ittifakını kemikleştirip Pekin’in ABD’den koparıp iş yapmayı umut ettiği Avrupa’yı Washington’un kucağına itiverdiler. Rus tehdidi ABD’nin liderlik konumunu güçlendirdiği gibi enerji piyasalarını, küresel ekonomiyi de allak bullak ederek Çin’e ikinci bir darbe indirdi. Velhasıl-ı kelam, Atlantik ittifakına karşı Avrasya cephesi hikayesinin pek iler tutar yanı yok.
Yazının özeti, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden anti-emperyalizm, Amerikan karşıtlığı adına çıkarılabilecek pek bir şey yok. Ama moralleri bozmayalım; bu çizgiden devam edenler için yine Napolyon’dan bir özlü sözle kapanış yapalım: “Aptallık politikada bir engel değildir.”